“ Koronavirüs pandemisi basit bir gerçeği açığa çıkardı: Toplumun işlemesini sağlayanlar bankerler, toprak sahipleri, üst düzey şirket yöneticileri değil düşük ücretli işçilerdir. “

                                                                                         (Mindylsser- ABD Emek Hareketi Sözcüsü)

        Her gün gece yarılarında bile gürültüden uyanmak durumunda olduğumuz Masa Dağı (Yeni adı Çankaya Mahallesi) akşamın dokuzunda bile ıpıssız. Köpek  sesleri bile duyulmuyor. Daha önceki yıllarda içimizi ısıtan güneş yok. Üşüyoruz bile. Sabah başka, öğle başka, akşam başka bir hava var. Bir günde üç mevsim yaşıyoruz neredeyse. Oysa daha birkaç yıl önce iklimde bir tutarlılık vardı. Doğa coşardı. Sarı-beyaz rengiyle papatyalar gülücükler dağıtırdı çevresine. Baharı müjdeleyen erik ve badem çiçekleri bahçeleri bir gelin duvağı gibi süslerdi. Güneşin alıştığımız sıcaklığı ile gözümüz-gönlümüz açılırdı. Kış hastalıklarından kurtulmuş olmanın sevinciyle içimiz ısınır, kanımız kaynardı. 

        Bu yıl öyle olmadı. Gözle görünmeyen, adına coronavirüs denen bir düşman (dost mu desem yoksa!?) dünyayı teslim aldı. Dost mu desem diyorum, çünkü diğer yandan bu görünmeyen düşman belki epeydir kaybetmeye başladığımız aklımızı, vicdanımızı, dayanışma duygularımızı, yani insan olan yanımızı yeniden keşfetmemizi sağlar belki.  Doğanın ve toplumsal yaşamın diyalektiği bunu söylüyor. Anadolu halkı da söyler ya, ‘her şerde bir hayır vardır.’

        Bilim insanlarının uyarılarına karşın ‘binmiştik bir alamete; gidiyorduk kıyamete.’ Yeryüzünü yaşanamaz hale getirdiğimizi görmeden Mars’a gözümüzü dikmiştik. Kendimizi hapsettiğimiz beton kutularda birbirimizin farkında değildik. Uçar gibi giden metal tabutlukların (otomobillerin) içinde dünyayı umursamadan yaşıyorduk. Uluslar ve uydular arası görüşmelerle övünürken burnumuzun dibindeki insanların sürünür gibi sürdürdükleri hayatlarını göremiyorduk. Ne gökdelenler doyuruyordu bizi, ne de yazlık-kışlık saraylar. Bireysel, toplumsal, ulusal ve evrensel bir körlük halindeydik.

        ‘Yarasadan geldi’ deyin, ‘Çin’den yayıldı’ deyin, ‘Amerikan askerleri getirdi’ deyin, ‘virüsün evrim geçirmesi’ deyin, istediğiniz kadar komplo teorileri üretin (Benim aklıma yatmıyor ya) koronavirüs bütün hayatları alt-üst etti. Bu alt-üst oluş sırasında lüks otomobilleri unuttuk birden.  Makarna, bulgur için marketleri yağmalamaya başladık. Hatta burada biraz eşitlenmiş gibi olduk. 2008 yılından beri sürmekte olan kriz bu denli tetiklememişti kimseyi. Hepimiz aynı korku, kaygı ve duygu içindeydik. Can telaşına düşmüştük. Asya ve Avrupa’yı birbirine bağlayan tunellerin, köprülerin, cennetten birer köşe gibi duran o vitrinlerin hiç bir çekiciliği yoktu artık.

        Oysa neden marketlere koşuyorduk? Dünyanın sonu mu gelmişti? Geldiyse bu bencillik bizi kurtarır mıydı? Bir zamanlar tarım ülkesi olan bu ülkeye ne olmuştu? Buğdayların deniz gibi dalgalandığı topraklarda ekili alanlar neden günden güne azalıyordu? Eline üç-beş kuruş vererek köylüyü üretimden soğutmakla çok ciddi bir yanlış yapmamış mıydık? Dışarıdan aldığımız gıda ürünleri hep böyle gelir miydi? Yoksa, ‘Elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde bulunmaz’ sözü gerçek olur da yıkım günlerinde o ülkelerden bize besin gönderilmez miydi? Herkes merhemini kendi başına mı sürerdi? Üreten değil de tüketen ülke olmanın bedelini çok mu ağır öderdik? Üretim ihtiyaç için değil de ne için olmalıydı? Para-piyasa ilişkileri mi belirlemeliydi üretimin durumunu?

        Yeryüzünde insan önemsiz bir varlık mıydı, bir nesne miydi yalnızca? Yoksa Che’nin dediği gibi ‘Emek çekerek üreten bir insan dünyanın bütün servetlerinden daha mı değerliydi?’ Yeryüzüne egemen olan ‘ölen ölür kalan sağlar bize yeter’ diyen zihniyetin karşısında, dünyanın öbür ucundan kalkıp, kendi ülkesindeki üretim ve paylaşım sisteminden tamamen farklı olan İtalya’ya gönüllü olarak giden Küba’lı doktorların sözleri bizi biraz düşündürmeli,  taşları biraz yerinden oynatmalı mıydı? Bu bir küresel salgın ise dayanışma ağı da küresel olamaz mıydı? Korku ve hurafe yerine bilimi, bilim insanlarının görüşlerini rehber alamaz mıydık?

        Krizi fırsata çevirmek isterken bir partinin, bir sınıfın çıkarını değil de ülke nüfusunun çoğunluğunu oluşturan, terleyerek üreten, yaşamını sürdürmekte zorlanan insanların hayatını kolaylaştırmayı düşünmemiz; tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmemiz gerekmiyor muydu? Artık insanlığın baş düşmanı ABD’de, diğer neoliberal ülkelerde ve bizde bu özelleştirme politikalarının iflas ettiğini görüp de sağlığın özel şirketlere bırakılmayacak bir insan hakkı olduğunu kabul etmenin zamanı gelmemiş miydi?  

        Kabul edelim artık doğanın bize sunduğu olanakları, güveni ve konforu, uygarlığın ve teknolojinin bu biçimde kullanılması hiçbir zaman sağlayamazdı. Çünkü gerçek uygarlık, bilim ve teknolojinin kim için, ne için ve nasıl kullanıldığındaydı. Çoğunluğu, yoksul ülkeleri, doğayı ayaklarımızın altına alarak başımızın göğe ermesi mümkün değildi. Doğa, üzerinde yaşayan tüm canlıların evi, bir avuç insanın mülkü değildi. Hepimiz, birbirini var eden bir zincirin halkalarıydık. Zincirin halkalarından birinin kopması, insanın – insanlığın sonunun gelmesi demekti.

         Şimdi insandan insana, devletten devlete, sistemden sisteme tüm ilişkileri gözden geçirmenin; sorgulamanın, yenilgiden ders çıkarmanın tam zamanıydı.  

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here