Bu haftanın gelişmeleri, devlet katında “olmak ya da olmamak bütün mesele bu” sözünün pratiklerini izlememize yardımcı oldu.

Önce emekli diplomatlar, ardından emekli amiraller kanal İstanbul, Montrö sözleşmesi, laiklik üzerine eleştirilerini ve kaygılarını dile getiren metinlerini kamuoyu ile paylaştılar.
Her iki metin de içerik ve paylaşım şekli bakımından detaylıca tartışıldı. Sonuçta iktidar çevresi emekli amirallere darbeci muamelesi yaptı, muhalefet de, “ne darbesi yurttaşlık hakkını kullandılar” diye savundu. İyi parti gibi arada kalanlar da oldu.

Yürütme organları kendi hiyerarşik işleyişine uygun bir şekilde emekli amiraller için gereğinin yapılacağını ifade etti.

Örneğin, TESUD (emekli subaylar) TEMAD (emekli astsubaylar) dernekleri Milli savunma Bakanlığına davet edildi, Genel Kurmay Başkanının da hazır olduğu görüşme sonrası Bakan tarafından derneklerin 104 amirali kınadığı açıklamasına, TESUD tarafından yalanlama yapılınca, İç İşleri Bakanlığı bu derneğe müfettiş gönderip denetlemeye almakta gecikmedi.
Böylece hem devlet katından geçip hem de hizada kalmamanın gereğini yerine getirip çok önemli bir mesaj ! verilmiş oldu.

Yargıtay, Danıştay gibi yargı organlarının çıkışı da, yargısal faaliyetlerdeki devletin yekpareliğinin, resmî görüşün yanında olmanın vazgeçilmezliğinin ortaya konulması bakımından üzerine düşeni yerine getirdi. Milli ve yerli meselelerde ihsası rey olmaz, dedi.

Henüz ismi açıklamayan bir Bakanın bildiri için imza toplanmasından haberdar olduğu, paylaşılan bildiride değişiklik yapıldığı vs vs sürüp giden tartışmaların arkasından yetişmek mümkün değil. Ama biliyoruz ki darbe ve muhtıralar tarihimiz, hazırlık, teşebbüs ve yönetime el koyanların, kurulan kumpasların ve bütün bunlardan fayda uman asker veya sivil iktidarların öyküleriyle dolu. Yurttaş olarak bir hayli deneyimlendik. Diğer bir ifade ile işin içine darbe sözcüğünü yerleştirdiğiniz andan itibaren bu konu daha çok su götürür, tefrika haline dönüştürülmesi de kuvvetle muhtemel…

Ama bu sayede su götürmeyen esas sorunlarımızın üzeri örtülmek isteneceği de bir o kadar gerçek.

Ne devlet, ne toplum için hiç bir tehdit ve yakın bir tehlike oluşturmamasına karşın, tek taraflı olarak hayata geçirilen anti demokratik uygulamalar toplumun ortak beklentilerini karşılamadığı hepimizin malumu.

İstanbul Sözleşmesinin iptali, Boğaziçi Üniversitesi operasyonları, HDP kapatma davası, Milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması, Gezi Parkının Vakfa devri, Diyanet
İşlerinin fetva kurumu haline getirilmesi, Kanal İstanbul Projesi ve son olarak eklenen darbe gibi son günlerin gündem konuları ile olanca gücüyle pompalanan ayrıştırıcı söylemlerin esas hedefinin, iktidarın kendi beklentileri için bütün toplumu kayıtsız şartsız teslim almak olduğu ortada.

Siyasi iradenin bu amacını gerçekleştirmek için desteğini sermaye düzeninden, feyzini de emperyalist ilişkilerle tayin edilen egemenlik alanlarından aldığı sır değil. Bu nedenle onlar için sınırsız imkanlar sağlanırken doğal kaynaklarımız, bütün zenginlik araçlarımız bu çevrelere tahsis edilirken; ayakta tutmak istedikleri bu düzen nedeniyle toplum olarak döküldüğümüz, kendi başımıza terk edilip muhtaç hallere düşürüldüğümüz, kamu bütçemizdeki açık, dışa bağımlılık, ipotek altındaki geleceğimizle, sopa altında tutulduğumuz hepimizin içinde bulunduğu gerçekliklerimiz…

İstanbul Kanalı ile telafisiz bir doğa katliamına imza atarak emperyalist dolaşımlardan pay alınacağı, piyasanın hareketleneceği, kazanç elde edileceği iddiasında bulunmak bu gerçekliklerimizi ortadan kaldırmayacak. Aksine bu oligarşik düzenin üzerine tüy dikecek.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here