“Sonra dost düşman, bütün insanlar sustu. / Yalnız analar ağladı dünyanın iki ucunda.” Bertol Breht

Kentimizde, ülkemizde ve dünyanın her yerinde kadınlar 8 Mart telaşı içindeydi. Kadın olarak sosyal yaşamın, karar organlarının içinde olma savaşı veriyorlardı. Yaşamı omzunda taşıyıp en ağır yükü çekip de sosyal yaşamın haklarına gelince; “Sen şöyle kenara çekil” denmesinden artık bıkmışlardı. Yaratıyor, donatıyor ama paylaşırken kovuluyorlardı. Hem de yüzlerce yıldır. Bu hak arama savaşı yüzlerce yıldır sürmüş ama bir türlü sonuçlanamamıştı. Bazı ülkeler birazcık kadının yükünü hafifletmiş ya da hafifletmek zorunda kalmıştı. Ama çoğunluk hâlâ kadın deyince sömürüye açık bir kimlik anlıyordu. Bu çoğunluğa doğruyu ve eşitliği anlatmanın zamanıydı 8 Mart.

Konuşmalarımızı hazırladık, göstereceğimiz filmleri ayarladık, yürüyüş için duyuru yaptık. Bir de baktık ki gencecik, henüz yaşamın başında, hayallerinin peşinde olan, askerlik diye koşa koşa gidenlerimiz, tabutlar içinde geri gönderilmeye başlamış. Kadınların eli böğründe kalakaldı. Konuşma metinlerini yırttık. Renkli giysilerimizi attık. Türkülerin en acısını yeniden dilimize astık. Baştan başa yasa battık. Her şey tepe taklak oldu. Çoğumuz şaşırdık. Şaşırmayan, sonucun böyle olacağını öngörenlerimiz de vardı elbette. Ne olursa olsun üzüldük, sözümüz ağzımızda kurudu, şiirimiz acıya bulandı. Bize yabancı değildi acı ama artık dayanacak, kaldıracak gücümüz de azaldı. Öfkeye döndü baştan başa.

Oysa biz yas değil hak arayacaktık 8 Martta. Taa 1857’de kadın emeğinin sömürüldüğünü fark eden hemcinslerimizi anacaktık. Onların bıraktığı enerjiyle, umutla donanıp sokaklarda haykıracaktık. “Dünyayı kadınlar dönüştürecek, savaşı kadınlar durduracak” diye bağıracaktık. Elbet yine bağıracağız, hem de daha gür ama içimizde buruk bir öfke ve acı yumağıyla. Bundan 163 yıl önce, Newyork kentinde bir tekstil fabrikasında, çoğu kadın olan işçiler, greve gittiler. Uzun saatler çalıştırıldıkları ve çalışma ortamlarının sağlıksız oluşu, ayrıca ücretlerin de çok düşük olmasından dolayı işi bıraktılar. İktidarın her zaman değneği olan, aslında kendileri de birer emekçi olan polis, onları fabrikaya kilitledi. O arada yangın çıkardı ve 40.000 işçiden 129’u yandı. Çünkü fabrika kilitliydi, dışarı çıkamadılar. Bu acı olay, yıllar sonra “Kılara Zetkin’i önerisiyle “Dünya Kadınlar günü” olarak anılma kararı alındı.

Ülkemizde 1970 yılından sonra eylemler sokağa taşındı. 1980’de yasaklandı. Kadınlar, aslında güçlü ve direngendir. Yasaklamak onlara sökmez. Sonra daha güçlü olarak sokaklarda 8 Mart yürüyüşleri yapıldı. Antalya’da ise 1997’de 2000 kişi olarak yürüdük. Bir daha o kalabalığı sağlayamasak da her 8 Mart coşkulu olarak anıldı.

Bu coşkuyu söndürmek, ucuzlatmak, anlamını zayıflatmak isteyenler de vardı. Kadına bir demet çiçek alarak, ya da mutfak eşyası hediye ederek, “Senin yerin evinin içidir” demeye getirenler de oldu ve hâlâ da oluyor. Oysa kadın, ne yalnızca annedir, ne partilerin ikna edicisidir, ne çocuk ya da hasta, yaşlı bakıcısıdır, ne de evde hizmetçi. Kadın bireydir, erkekle eşit haklara sahip olmalıdır. İsterse sokakta, isterse evinde, isterse en önemli karar organlarında söz sahibi olmalıdır. Bunu artık kafalar anlamalıdır.
Son bir yıl içinde 474 kadın erkek eliyle öldürüldü, bunlar kayıtlı olanlar. Bir çok da kayda geçmeyen, habersiz olduklarımız var. Ülkemizde bir cinsi kıyımı sürmektedir. Nedense gerektiği kadar ses çıkmamaktadır. Şimdi de savaş çıktı başımıza. Ortaçağ karanlığına gömülmesi gereken savaş. 21. yüzyılda önemini yitirmesi gereken savaş. İnsana hiç mi hiç yakışmayan savaş.

Binbaşı anlatıyor. “Bir şehit evine taziyeye gittik. Ortalarda beş yaşında bir kız çocuğu elinde mavi bir balonla dolaşıyordu. Oynama teklif ettim kabul etmedi. Balonunun patlamasından korkuyordu. Çünkü balonu babası şişirmişti. İçinde babasının nefesi vardı.” diye. İşte savaşı bu mavi balon anlatmış. Hiç de fazla söze gerek yok. Savaşarak elde dilecek metaların hiç bir değeri bu mavi balon kadar olamaz. Savaşın yıkıcılığını bu çocuk kadar kimse anlatamaz.

İnsan onuru savaşı da şiddetin her türünü de yenecektir bir gün. Umut şarkıları bize bunu söylüyor. Umutsuz olma gibi bir lüksümüz yok. 20 yıl önce Senegalli yazar Ousmane Sembene’ye İngiltere Kraliyeti “Onur Ödülü” vermek istemiş. Sembene kürsüye çıkmış. Konuşmasını kendi dilinde yapmış. “Her insan onurlu doğar. Hiç bir insanın kraliçelerin vereceği onura ihtiyacı yoktur.” diyerek, ödülü reddetmiş. Bu bilgi yeniden internette dolaşıyor. Altına yazılan yorumlarda “Keşke bizim de böyle yazarlarımız olsa” deniyor. Çok üzüldüm, çünkü bizim de böyle binlerce yazarlarımız var. Çoğu hapiste. Hep böyle oldu. Doğruyu söylediler, söylüyorlar, söyledik. İşkencelerden geçtiler, ölümlere gittiler, türkülerde yaşadılar. En son kaybettiğimiz Muzaffer İlhan Erdost. Onun öyküsünü bilmeyen olmamalı diye düşünüyorum ama……..

Bu 8 Mart’ta sesimize savaşın sesi damgasını vuracak. “Hak” derken en çok da “Barış” diyeceğiz. Umarım barış güvercinleri üstümüzde uçarak, savaş çığırtkanlarını utandırmayı başarırlar. Kadınlar “Barış” diyecek. “Umut” diyecek. “Yaşam” diyecek. Rüzgar artık bahar yeli olsun diye söylenecek şarkılar. Fırtına dinecek, dinmek zorunda. Serin bir yel esecek, herkes gülümseyecek, gülümsemek zorunda. Kadınlar ve doğa birlikte mora kesecek. Mor çiçekler kadınları kıskanacak, daha çok açacak. 8 Mart’ın moru hayatın her alanına dağılacak, dağılmak zorunda. Her şeye karşın yaşasın 8 Mart.

1 Yorum

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here