Sen gideli dediklerinin hepsi başımıza geldi. Sen bizi uyandırmaya çalışırken biz derin uykudaydık. Uykumuz tatlıydı, gölgemiz serin. Ancak sen “Güneşe çıkın” dedikçe, biz gölgenin koyusuna çekildik. Tehlikeyi işaret ettiğinde “Birileri bir şey yapar.” dedik. Birilerinin biz olduğunu anlayamadık.

“Açlık” dediğinde ekmeğe baktık, kuru da olsa vardı, sustuk. “Sen yağmurlu günlere yakışırsın / Islanan yapraklar gibi yüzün ışır.” dediğinde, anlamını çözemedik. Şimdi yağmurlar deli yağıyor. Her yağmurda yüzümüz ışıyacağına, korku yerleşiyor gözlerimize. Çocuklar, hayvanlar, insanlar, evler, ağaçlar sele kapılıp gidiyor. Elbette arabalar da. Canı sele gitmeyenler, arabalara üzülüyor. Biz şaşkın gözlerle izliyoruz. Anlamakta zorlanıyoruz. Hani sen uyarmıştın ya. ” Yanlış mı belledim, insan sorumluluktur.” demiştin ya. Sorumluluk da uzaklaşıyor bizden. Yaşanılan yanlışlara şaşırmaz olduk. Sen olsaydın bize şaşırırdın.
Artık pencerelerimiz dışarıya pek açılmaz oldu. Kadınlar, rahmine daha çok kapandı. Acı çeken ruhları duymaz olduk, çünkü bütün ruhlar acıya alıştı. Dağlarımız, ovalarımız, düzümüz, bayırımız, evimiz, obamız cezaevine döndü. Yazar çizerlerin iki omzunda iki kontrol eden oturuyor. Onlar da yazarken önce omzunda oturanlara bakıyorlar. Bu çok ağır bir bedel. İnanır mısın bilmem, ama her dizenin başında adını anıyorlar.

Her söylediğin çıkmıştı ya. “Büyü de baban sana acılar alacak.” demiştin. Dosdoğru çıkmıştı. Babalarımız acıları, yoklukları aldı. Daha büyük babalar idamları, umutlarımızı, düşlerimizi. Çalınan umutlara inat, umut yeşerttik yeniden, anlayabildiğimiz kadar. Anlamaya çalıştık ama anlatamadık derdimizi, anlaşılmadık. Yine de büyüdük her şeye karşın, doğa ana bizi emzirmekten vazgeçmedi. Omzumuza yüklediği onca sorumluluğu silkindik attık.
Doğa, bize çok kızdı çok. Sen dedin ya. “Evleri yüksek kurdular / Önlerinde uzun balkon / Sular aşağıda kaldı / Aşağıda kaldı ağaçlar.” diye. Suları aşağıda bırakmakla kalmadık; kirlettik, yok ettik. Ağaçları kestik, yaktık, yerine beton diktik. Kuşları kovaladık; onların yerine havada dolar, euro uçuştu. Dolarlar bize şarkı söylemedi, kızgın baktı. Kanat çırpmadı, bizi çırptı.

Şimdi doğa ana bizi cezalandırıyor. Yangınlar çıktı, uçsuz bucaksız. Nedenini anlayamadık, söndüremedik. Kuşlar, sincaplar, kaplumbağalar, ceylanlar, canlar, ormanlar yandı kül oldu; şaşırdık. Her gün inandığımız yalanlara da şaşırıyoruz. Biz, hep şaşırıyoruz.

Dostluğu unuttuk, gözyaşımız bile kurudu. Toprağı anımsadık, köylere dönmeye başladık. Köylüyü bulamadık. Köylü yoğurdunu marketten alıyordu, ekmeğini fırından. Ne tavuk vardı köyde ne horoz. Sular eskisi gibi şarıl şarıl akmıyordu. Dereler de kurumuştu, pınarlar da. Çoğu gözeler beton borular içine hapsolmuş, el oğluna verilmişti.

Ben çocukken devlet, ormanı köylüden korurdu; köylü en çok ormancıdan korkardı. Bu konuda üretilmiş türküler, fıkralar bile vardı. Şimdi o da tersine döndü, köylü ağaçları devletten korumaya çalışıyor. Biz yine her gün şaşırıyoruz. Biz çok güzel şaşırıyoruz.
Çocuklara gelince, artık sokakta çelik çomak oynamıyorlar. Sek sek oyunu tarih oldu. Kuyu kazıp içine taş dolduramıyoruz. Sokak, çocukların en korktuğu yer oldu. Sihirli bir el, çocuklarımızı alıp kaçırabiliyor; biz çok şaşırıyoruz. Çocuklara yönelik tecavüz, taciz oluyor; “Bizim çocuk değil” deyip televizyondan film gibi izliyoruz.

Kadınları hiç sorma. Onlar için dört duvar arasına kafesler ördüler, balkonsuz evler yaptılar ya da balkonları kapatarak çadır oda ettiler. Kadın, güneşi görmesin; görürse uyanır diye. Oysa örme işini en iyi kadın bilmez miydi? Bilmez miydi duvarın ne kadar da yüreği sıktığını? Bilmez miydi kadın, iğne deliğinden doğurduğu insanın, kendine durmadan ihanet ettiğini? Anlamaz mıydı kendi yarattığının neler yapabileceğini? Çözmez miydi hemencecik gözlerindeki öfkeyi ya da sancıyı?

Kadın; elbette başına nelerin geleceğini gördü, anladı, çözdü. Bu bile bile ladesti. Onca acıyı koynuna doldurdu. Kırk güllerle işlediği çevreyle bağladı, dokuduğu kilimle sardı sarmaladı, yarattığı ağıtlarla yazdı, okudu, bekledi. En iyi bildiğiydi beklemek. Sabır, göbek adıydı. Umudu sakladı, güllü mendiline sardı, sandığına koydu. O sandık, bir gün elbette açılırdı, çevreye saçılır, çimen çiçeğe dururdu. Bilirdi kadın, anlardı, beklerdi, sormazdı, anlatamazdı. Oysa anlatmalıydı, her bir acının hesabını sormalıydı.

Şiddetin en hırçını; bir gün önce kolunda uyuduğu, sevdiği, güvendiği erkeğinden geliyor. Her gün bir kaç kadın öldürülüp bir kuytuya atılıyor. Katil ya da katiller bazen yakalanabiliyor. Gazetelerde, güneş yüzlü kadınlarla öcü bakışlı katillerin fotoğrafları yan yana çıkıyor. Ürperiyoruz. Yorumlar yapılıyor. “Öldürülen kadın ne giymişti? Neden onunla yemeğe gitmiş? O saatte dışarıda ne işi varmış?” diye. Biz kadınlar, kendi ülkemizde, güvenle yere basa basa yürüyememenin acısıyla şaşırıyoruz. Biz çok güzel şaşırıyoruz. Dayanışma dersen, binmiş bir kağnıya ağır ağır arkadan geliyor. Yine de umuttur diye yeşerip her gün kendimizi yeniden üretiyoruz.

Kısaca, buralardan haber iletmek istersem ülkemizde kadın, çocuk, hayvan, ağaç, su, toprak hatta hava olmak bile zor. Hepsi için ayrı ayrı mücadele etmek gerekiyor.
“Göstere göstere bilediğin bıçak / Bir gün elini kesecek.” demiştin ya. İşte o bıçak elimizi kesti, sarıp geçtik, sorgulamadık; kolumuzu kesti, doktorlar dikti, şimdi o bıçak boynumuza dayandı, sesimizi duymuş olmalısın, yine seni andık.

Sardunya eğmedi başını ama insanlardan eğilip bükülenler oldu. Onların eğilmiş başını gördükçe, yine dilimizden adın döküldü. Belki de bu günleri görmektense iyiydi gitmek. Şimdi bana kızarsın biliyorum “Umut” dersin. İnan bana umut da elimizde örselendi. “Bir kıyıcığında umudu saklı tutmak” derdin ya. Yine de saklı tutmaya çalışıyoruz ama fırtınalarda o da ıslandı. Islak da olsa umut, umuttur; saklanmalıdır, yeşertmelidir diyoruz. Seni en çok şimdi anlıyoruz. Seni en çok şimdi anlatıyoruz. Seni en çok şimdi duyuyoruz.
*Gülten Akın mektup Yarışması ödülü

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here