Alışveriş etmek için girdiğim mağazadan anında geri çıktım. İçeridekilerin suratı asıktı. Girerken, ağzım kulaklarımdaydı, çıkarken ben de içeridekilere benzedim. Sustum, suratımı astım. Çünkü benzemek kolaydı.

Bir derneğin yemeğine gittim. Herkes neşeliydi, ben de gülümsüyordum. Hem orada olmaktan mutluydum, hem de baktığım yüzler gülüyordu. Bir süre sonra masama bir bürokrat gelip oturdu. Suratı asık ve öfkeli bakıyordu. “Bana mı kızdı?” diye düşündüm önce. Sonra anladım ki salonda bulunan yüzlerce kişiye kızmış. Benim gülücüğüm soldu, diğerleri aldırmadılar. Zaten o bürokrat sonra uzun bir konuşma yaptı ve herkesi azarladı. Öfkesi özetle şöyleydi: “Ülkede depremler oluyor, çığ altında kalanların sayısı her gün artıyor, açlık, yoksulluk dersen diz boyu ve siz bu salona eğlenmeye gelmişsiniz.”

Konuşmacı, elbette yerden göğe haklıydı. Salondakilerin de akrabaları o bölgelerdeydi. Onlar da bu sorunları biliyordu. Ama ne olursa olsun, yaşam sürüyordu. Gülümsemek, yaşama tutunmaktı. Biz gülümsersek, biz yaşarsak, hayat var oluyordu. Ağıt, yas, hepimizin ana sütüydü zaten. Bilmeyen mi vardı, yaşamayan mı? Neden güleni uyarma gereği duyuluyordu? Neden seveni, sevişeni uyarmak görevimiz oluyordu? Biz neden yaşamdan kaçıyorduk? Yoksa Lovelace “En büyük cezaevi, insanın kafasının içidir.” derken haklı mıydı?

İnsan, severse, sevilirse insan olurmuş. Doyarsa, varsıllığı her gün artarsa değil. İnsanın en büyük varsıllığı düşünceleriymiş. Düşüncelerini geliştirdikçe varsıllığı artarmış. Herkesin hayatta tutunduğu bir kahramanı olurmuş. Bu kendini geliştiremeyenlerde görülürmüş. Kimisi çocuklarıyla övünürmüş, kimisi tapularıyla yarışırmış. Kimisi de kitaplığına gömülür, okur gelişirmiş. İşte en varsıl okuyanmış. Onun yüzü daha kolay gülermiş. Suratını asma hakkını kendinde göremezmiş. Başkalarını düşünür, gülümsermiş. Gülümsemek, devrimci bir eylemmiş. Kazanmanın da ilk koşuluymuş.

Sevmek, sevilmek, güzel insan olabilmek için olmazsa olmazmış. Direngen olmak için de sevgi gerekliymiş. Sevgiyle yapılan her iş başarılı olurmuş. Parlayarak, farkını hemen gösterirmiş. Bir ülkede demokrasi olması için de ön koşul sevgiymiş. Ancak seven sevilen demokrasiden yana olurmuş. Demokrasi de bunu bildiğinden sevgisiz yerlere uğramazmış. Thedeore Parker “Demokrasi; sen de benim kadar iyisin demektir” diyor. İyi olmak için de demokrasiye gereksinim varmış. Anatole Franse “İnsan, yalnız sevdiği zaman kötülük etmez” diyor. Bu sevgi meğer nelere kadirmiş.
Sevgi bu denli güçlüyse, hemen sevmeli. Sevince zaten sevilirmiş insan. Sevgi her zorluğu yenermiş. Sevmek için de sevgiyi tanımak gerekirmiş. Sevilmeden büyütülen, sevemezmiş. Kendini sahip sanırmış. O zaman sevmeyen de sevilemezmiş. Sevip sevilmeyenden hiç bir şey olmazmış. Gözü ışıldamaz, aptalca bakarmış. Dostun bahçesine girince yıkarmış. Zaten onu gören gül de açmaz, bülbül de ötmezmiş. Şarkılar susar, türküler kaçarmış. O tür insanlar da türküleri yakabileceğini sanırmış. Çünkü kendisi hiç türkü söyleyemezmiş. Şiiri duymaz, roman bile okumazmış. Sanattan anlamazmış. Yumruğunu güç sanırmış. Sevginin gücünden habersizmiş. Onu görenler susup kalırmış. Susan çoğalınca, düşünürler bağırırmış. Böyle bir günde Marcus Çiçero’nun sesi duyulmuş. “En kötü devir,aptalların konuşup akıllıların sustuğu devirdir.” demiş. O zaman sevgi imdada yetişmiş. Bütün yüreklere ışık hızıyla girivermiş. Hatta biri çıkmış, “14 şubat sevgi günü olsun” demiş. Bir diğeri de “Öykü günü de olabilir” demiş. O günden beri 14 Şubat, hem sevgi, hem de öykü günüymüş. Sevginin gücünü gören bir bilene sormuş “Sahi sevgi neydi?”

2 YORUMLAR

  1. Sahi sevgi neydi?
    Sevgi yaşama tutunmaktı, dünyayı ışıkla donatmaktı. Yaşamın olmazsa olmazıydı. Aslında sevginin ve sevgisizliğin ne olduğunu Kamile Yılmaz enine boyuna yazmış.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here