(Vurulduğumuz kentlere yasak diliyle

elinden tutsa öfkenin büyümeyi öğretecek

ve büyüyecekti)

 

Abdülselam,

daha aşksız ve kitapsız;

lisede, ipince,

esmer yürekli bir oğlan.

 

Bu yağmur nerden gelir

sular bulanır.

Bu çığlık nasıl büyür

yürek daralır.

Bu kavga ne de bıçkın,

meydan aranır.

 

Aranır Abdülselam bilmez bir oğlan…

 

Diyarbakır’ın göğsünde terli bir akşam

daralan sokaklarda bir yaşamı çaldılar

Abdülselam kardeşimi arkasından vurdular!

 

Mezarını ziyaretimde söylediklerimdir:

‘Koştum kan mevsimine erken sarıldım,

Bir kanlı geçitte vuruldum kaldım…’

 

Yılmaz Odabaşı, ‘Aynı Göğün Ezgisi’ şiirinde, bir ‘sol’ grup tarafında katledilen ‘Liseli Devrimci Abdülselam’ı bu dizelerle şiirleştirir.

 

Canımızı yakar.

 

1978’in başlarıydı. Lokantada bulaşıkçılık yapan Gülağa’yı, faşistler; faşistlerin işgali altındaki Zafran’da, işten dönerken, sabaha karşı vurdular. ( Çok soğuktu, ayazdı, Gülağa’nın dökülen kanı, ayazla katılaşmış karın üzerinde günlerce kaldı. Sonra hava ısındı, karlar eridi, kan; suya, toprağa karıştı. )

 

Kortej mahalleden, Zafran’a doğru yürümeye başladı. En önde, içinde Gülağa’nın cansız bedeninin olduğu, üzeri yeşil çuhayla örtülü tabut vardı. Tabutun hemen arkasında biz vardık. ‘Dev – Genç’ pankartının sol tarafını ben tutmuştum. On altı yaşındayım. Yeşil parkamı giymiş, atkılarla iyice sarınmış olsam da rüzgârdan ve soğuktan yürümekte zorlanıyor, çelimsiz bedenimle pankartı güçlükle taşıyordum. Pankartın diğer ucunda benle yaşıt bir başka yoldaşım vardı.

 

Kentte en kalabalık grup olduğumuzdan, kortejin en önünde olma ayrıcalığı bizdeydi. Bizim arkamızda her renkten diğer sol gruplar, kentteki etkinliklerine göre sıralanmışlardı. Ben diyeyim beş bin; siz deyin on bin kişi faşizmi ve faşist cinayetleri kınayan sloganlar ata ata, devrim marşları söyleye söyleye,  Gülağa’nın öldürüldüğü, karın üstünde kanının kuruduğu yere vardık. ‘ Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin / savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa ve silahlarımız elden ele geçecekse ve başkaları mitralyöz sesleriyle, savaş ve zafer naralarıyla cenazelerimize ağıt yakacaklarsa; ölüm hoş geldi safa geldi!’ dedik, emekçi yoldaşımızı, az ilerideki yoksul evine götürdük. Burada da sloganlar attık, tabutu eski bir kamyonetin kasasına koyduk, köyüne yolculadık.

 

Aynı yoldan geri döndük. Geri dönerken bir fırının camlarını yere indirdik. Ben yine pankart taşıyordum. Arkamdaki kalabalık durmadan slogan atıyordu, daha doğrusu slogan yarıştırıyordu.

 

Mahallemize, ‘Ulaş Meydanı’na,  geldik. Her cenaze,  – nerdeyse her gün cenaze kaldırıyorduk –  her yürüyüş sonrası yaptığımız gibi yine devrim yemini edecektik. Gruplar arası pazarlıktan sonra,  benle yaşıt ya da belki bir iki yaş büyük,  başka bir gruptan,  on yedi ya da on sekiz yaşında ancak olan bir yoldaşımız,  briket duvarın üzerine çıktı. Tam yemine başlamıştı ki birden silahlar patladı. Ortalık tam bir can pazarına dönüştü. Her birimiz,  her bir yana çil yavrusu gibi dağıldık. Sakine abla, hemen önümde yere düştü, bacağından kan akıyordu. Yanına koştum, üzerine kapandım. Yarasını elimle tuttum. Başımızın üzerinden kurşunlar vızıldıyordu. O kargaşa yaklaşık on beş dakika sürdü. Sonra benden büyükler, bir taksiye atıp Sakine ablayı hastaneye götürdüler.

 

İyileşti Sakine abla. Ömür boyu koltuk değneğine mahkûm oldu.

 

Her şey burada bitseydi keşke. Kalabalık dağıldıktan sonra, hastane bahçesinin önünde Ali Rıza Koşar’ı vurdular.

 

Yıllar sonra, Ali Rıza Koşar’ın eşi Sayme Koşar’ın 2014’te ‘Bezuvar Kitaplığı’ndan yayımlanan ‘Unutulmayan’ adlı, anı kitabı elime geçti. Sayme Koşar, yaşamının değişik dönemlerini anlatıyor kitabında. Eşinin katledildiği günü nitelerken  ‘Benim Kara Günüm: 20 Şubat 1978’ diyor ve o güne dair şunları söylüyor: ‘’ … Hastanenin önünde müthiş bir kalabalık birikmişti. Cenazeyi alıp sloganlar eşliğinde Fevzi Çakmak Mahallesi’ne doğru yürümeye başladık. //…//  Bir ara yürüyüş kolu yokuş yukarı dikildiğinde dönüp arkama baktım; en uzun boylu oydu ve ben nihayet onunla bir kitlesel eylemde yer almıştım.  //…// Anti – faşist sloganlarla Elazığ’ı inlettik. Bir meydana geldik, yürüyüş sona ermek üzere iken ortalık karıştı, silahlar patlamaya başladı. Eşim  / yoldaşım bana gelerek ‘Tabancayı ver’ dedi. ‘Bir namussuzluk yapacaklar.’ Ben polisin onu yakalamak için bir oyun oynadığını düşünerek vermedim silahı. Gitti, kısa bir süre sonra tekrar geldi, kararlıydı, silahı verdim. Yanında Ahmet vardı. Ayrılırken bana:’Burada bekle, bir yere ayrılma, seni buradan alacağız.’ dediler.  Bir ateş cehennemiydi. Bir bakkal dükkânının önünde durdum. Her taraftan farklı silahlardan çıkan sesler! Bekledim, bekledim… Silah sesleri kesildi. Az sonra öteden gelen iki genç kadın soluk soluğa yanımdan geçerken dediler: Kortejin en uzun boylu adamını vurdular. Anladım ki vurulan benim fidan boylum, can yoldaşım, hayat arkadaşım, henüz altı aylık bebeğimin bir daha göremeyeceği babasıydı. //… //  Hastaneye gittik. Mahşeri bir kalabalık var. Bir odaya alırlarken bizi, dolu kan şişelerini gördüm; konuşamadım, bağıramadım. //… // Cansız bedeni evin bahçesinde yıkandı, babam yüzüğünü getirip bana verdi. Taşıdığım yüzüğümün yanında parmağımdadır. // … // O gece evimizin arka odasında misafirimiz ettik canımı. Tabutuna kapandım ve sabaha kadar birilerin mahvettiği hayatımı sessizce anlattım yoldaşıma. … ‘’   

 

Aynı yazının devamında kimi faillerden söz eder.  Söz ettiği faillerden biri, kentte ‘Gâvur Ali’ olarak bilinen Ali Akgün’dür.

 

Bundan sonrasını ben anlatacağım.  Yukarıdaki iddia ve zan dışında, ömrü devrimci mücadele içinde geçmiş olan Ali Akgün, 30 Eylül 1990’da,  Çanakkale Cezaevi’nde kendi grup arkadaşları tarafından, ‘polisle zımnî işbirliği’ kurduğu / yaptığı gerekçesi ve başka başka gerekçelerle katledilir.

 

Çanakkale Cezaevi’ndeki diğer politik gruplar,  bu cinayeti kınar ve aralarında topladıkları bir milyon lirayı Ali Akgün’ün ailesine verirler.

 

1996’da İstanbul’da Uluslararası Habitat Etkinliğinin konuklarından olan Marksist Düşünür Tarık Ali bu etkinlik kapsamında düzenlenen bir panelde;   ‘ Türkiye solu hakkında ne düşünüyorsunuz?’ sorusuna,  sözcük sözcük aynı olmasa da şu yanıtı verir: ’’ Dünyada birbirine karşı şiddet uygulayan,  silah kullanan ender sol hareketlerindendir Türkiye Solu. Bu salonda, aranızda şimdi bile birbirine şiddet uygulayan,  ateş edenler vardır… ’

 

Bu yanıtın ardından salonda bir uğultu yükselir.

 

Sahi ne diyeyim şimdi ben size?

 

‘’Nesini söyleyim canım efendim

Gayrı düzen tutmaz telimiz bizim

Garib bülbül gibi feryad ederim

Açılmadan soldu gülümüz bizim

Serdarî halimiz böyle ne olacak

Kısa çöp uzundan hakkın alacak

Mamurlar yıkılıp viran olacak

Akibet dağılır ilimiz bizim’’

 

Ağustos – Ekim 2020

                                                                                         Antalya

1 Yorum

  1. Güzel bir yazı emeğine yüreğine sağlık. Tarık ALİ’nin söylediklerine aynen katılıyorum.
    Ne yazık ki biribirmize yönelttiğimiz kin, nefret, şiddetle kendimizi tükettik ve yazık ettik nice yiğit, yurtsever, demokrat, sosyalist insanımıza.
    Ders çıkarilabilmiş miyiz, pek sanmıyorum… Selam, saygı ve sevgilerimle…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here