“Kişinin bildikleri, duygularıyla ters orantılıdır; ne kadar az bilirsen o kadar çok kızarsın.” B.Russel

Yetkili kişinin biri “Karılarının iç çamaşırının arkasına saklanıyorlar,” diye bir cümle kurdu. Şaşırmayı bırakmıştım, ama yine de şaşırdım, çünkü bu cümleyi o koltukta oturan biri kurmamalı, kuramamalı. Bu cümle kadınları aşağılayan çok ağır bir hakarettir. Kadın çamaşırı neden saklanması, utanması, suçlanması gereken bir durum olsun ki? Başka bir yetkili de iç çamaşırların öyle ulu orta serilip satılmamalı diye ortaya çıkmıştı. O zamanda şaşırmıştım, sonra neden şaşırıyorum diye kendime kızmıştım.

Küçük köylerde, kasabalarda çalışırken de böylesi durumlara tanık olmuştum. Adamın düşmanı, karısının şalvarını çalıp işlek bir yere asardı. Üstüne de kimin olduğunu yazardı. Bu çok ağır bir hakaret sayılır, bazen bundan dolayı ölümler olurdu. Bir bez parçasına yüklenen bu ağır anlam, aslında direk kadına uygulanan bir şiddetti. Ayrıca kadını birey saymayan bu kafalar, kendilerini sahip sanırdı. Hal böyle olunca da kadınlar, çamaşırlarını açık açık seremezler, sık sık da kontrol ederler, kurur kurumaz, öncelikle kendi iç çamaşırlarını toplarlardı. Hatta bizi de uyarırlardı. Bu durum elli yıl önce yaşananlardı. Görüyoruz ki pek bir şey değişmediği gibi bu cinsiyetçilik artarak sürmekte, üstelik devleti yönetenler de cinsiyetçiliğin artmasına büyük katkı sunmakta.

İktidar, göreve geldiğinden beri kadın bedeniyle uğraşıyor. Kadınlar da her aşağılanmada güçlenerek ses çıkarıyorlar. Basın açıklaması ya da başka eylemler gerçekleştiriliyor, ama asla aşağılanma ve baskı kabul edilmiyor, edilemez de. Bir insan ya da canlı sadece cinsiyetinden dolayı aşağılanabilir mi?

Cinsiyetçi bir dilimiz var bizim. Her küfrün içinde kadın bedeni aşağılanır. Suçlu kadın değildir, ama küfür kadın diye başlar. Ne trajikomik bir durumdur bu. Geçen yıl, üniversitede öğretim görevlisi olan yeğenime ABD’den bir erkek her gece telefon ederek küfrediyordu. Yeğenim de erkek. Onu öyle tahrik ediyordu ki, yeğenim de ona her seferinde daha aşağılayıcı küfürlerle karşılık veriyordu. Karşılıklı küfürleşme bir süre sürdü. Sonunda yeğenim sordu. “Bana neden her gün küfretmek için telefon ediyorsunuz? Tanışmıyoruz, üstelik ta Amerika’dan telefon açıyorsunuz, derdiniz ne?” Adam güldü ve “Türkiye’de küfür kültürü üstüne tez yazıyorum. Eğer size sorsaydım, bu kadar çok küfür çeşidini toplayamazdım, sizi kızdırdım ve küfürlerinizi daha kolay yoldan öğrendim. Epeyce de zenginmiş küfür kültürünüz.” dedi. Yeğenimle ben ağlasak mı gülsek mi bilemedik. Sadece “Adam akıllı” demekle yetindik.

Demokrasinin olmadığı bir yerde, elbette eşitlik de olamaz. Eşitliğin sağlanamadığı yerde de cinsiyetçiliğin her gün tırmanması yadırganamaz. Hatta her türlü şiddet her gün giderek artar. İnsanca yaşam için olmazsa olmazdır demokrasi. Demokrasiye kavuşabilseydik, ülkemizde herkesin huzurlu yaşama olanağı olabilirdi. Ayrımsız herkes huzur bulurdu. Doğa talanı, insanın harcanması son bulurdu. Mutluluğun anahtarı demokrasidir. Biz bunu bilir bunu söyleriz. Yoksa kadını aşağılayan kafalar başka türlü aydınlanamazlar. Kafalardaki cinsiyetçi çöplük başka türlü temizlenemez. Hangi koltuğa oturursa otursun aynı kafayı taşıyacaktır. Koltuk büyüdükçe insan gelişmez, belki kibri de büyür o kadar. Paul Wlary diyor ya “Ne olduğunu bilmeyen, ne söylediğini de bilemez.”

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here