Konuya başlamadan size bir öykü anlatmak isterim. Marquez’in bir romanında kahraman şöyle der ya: “Şimdi doğru olup olmaması önemli değil. Çünkü yakın bir gelecekte zaten doğru olacak. Eninde sonunda insanlar hükümetlerden ziyade yazarlara inanacak.” Bu sözden hareketle sizi Nuh’un öyküsüyle selamlamak istiyorum. Mutlaka salonda bilenler çoğunluktadır.
Sümer kralı Ziusudra’yı bütün dünya Hz Nuh olarak tanır. Dinsel kitaplarda adı Nuh Peygamber olarak geçer. Aşırı yağışlar, eriyen karlar sonucu Dicle ve Fırat nehirleri taşar. Günümüzde Mozambik’te olduğu gibi Sümer ülkesini seller basar. Huğ ve çamurdan oluşmuş Sümer kentlerini tufan siler süpürür. Her yanı iki üç metre kalınlığında çamur ve mil örter.

Sümer kralı Siusudra, karısını çocuklarını saraya yakın kimseleri evcil hayvanlarına varıncaya kadar toplar, gemiye yükler ve böylece kendini tufandan kurtarır. Ya halk? Asıl tufanı yaşayanlar boğulur giderler.

Bu olay zamanla Sümerli şair ve yazarlarca işlenir, tabletlere geçirilir. Bu tabletler sonraları Akad, Asur, oradan Fenike ve İbranilere oradan da Tevrat, İncil, Kuran-ı Kerim’de Nuh Tufanı adıyla geçer, dinselleştirilir. Acımasız kral Ziusudra zamanla peygamber olarak anılır.

Yazın hayatının ne kadar önemli olduğunu bu öyküden de anlıyoruz. Şimdi çıkıp da “Nuh Peygamber acımasız bir kraldı.” desem herhalde hayatım tehlikeye bile girebilir. Gelelim kadın ve öykü konusuna. İnsan kendi yükünü çekemez olunca paylaşmak ister. İşte o zaman yazı devreye girer.

Kadının dili öyküye çok yatkındır. Yumuşak, ayrıntılı, sevecen ve barışçıldır. Bir olayı erkek anlatırken kısa keser ama kadın öyküleştirir. Bundan dolayıdır ki kadına “dırdırcı” bile denir. Kadın ayrıntıya takılır, gerçek de ayrıntıda gizlidir. Bu nedenle kadın yazmalıdır.

Daha önce de anlatmıştım, dinleyenlere tekrar olacak ama konuya çok uygun. Almanya’nın en büyük devlet fabrikası olan Wosvagen fabrikası çalışanlar üzerinde bir deney yapmış. Üç ay boyunca kadın ve erkek işçileri bir tünelden geçirerek fabrikaya götürmüş. Üç ay sonunda bir test yapmış. Tek soru sormuş. Üç ay boyunca geçtiğiniz tünelde neler gördünüz?

Erkek işçiler: Hiç bir şey görmediklerini, sadece tünelden geçtiklerini söylemiş. Kadın işçiler ise tünelin duvarlarındaki yağlı boya tabloları öyküleştirerek anlatmışlar. Bundan sonra fabrika yönetici konumuna mümkün olduğunca kadınları almış. Zaten testin amacı da buymuş.
Kadınlar aynı anda birden fazla iş yapabilirmiş, beyinsel yapısı gereği. Erkekler ise tek bir işe odaklanırmış. Örneğin kadın telefonla konuşurken, not alabilir, çocuğuna süt verebilir, hatta bir başkasıyla bile konuşabilirmiş.

Kadınlar yaşamı boyunca aslında öykü yazarlar. Dokudukları kilimler, halılar, heybe torbalar birer öyküdür. Dört duvar arası ona yaşam alanı olarak sunulduğunda bile yaratıcı gücünü bu kısıtlı alanda gösterip danteller, nakışlar yaratırlar. Bütün bu desenleri belleklerinde taşırlar. Bunların hepsi birer öyküdür. Çünkü bu nakışlarda yasaklanan aşklar sevdalar gizlidir okuyabilene. Ağıtlar, türküler, manilerin birer öyküsü vardır.

Her sevginin bir öyküsü, her öyküde de sevgi vardır. Sevgisiz öykü, öyküsüz sevgi olmaz. Sevgisiz olan her şey yavan ve çirkindir. Öykü, her türlü karanlığa karşı daha güzel bir dünya için direnir. Gelecek nesiller için zamana tanıklık eder. Virginia Wolf “Anlatılana kadar hiç bir şey var olmamıştır.” der. İlk romanını 9 yılda yazmıştır. İnci Aral “Öykü bir sabırdır” der. Çünkü her öyküde yeniden başlarız. İlk paragraf çok zordur. O nedenle kısa öyküler romandan daha zordur.

Kadın yazmalıdır. Kadın yazarsa kadınlar gerçek anlamda öykünün romanın kahramanı olabilirler. Çünkü kadını kadın daha iyi anlatabilir. Kadına yazmak ile kadını yazmak farklıdır. Erkek yazarlar, kadını elma yanak kiraz dudak diye anlatırlar. Oysa kadın emekçidir, ezilendir, üretendir,yaratandır, direnendir. Bunu en iyi kadın yazarlar anlayabilir. Bununla ilgili bir çok örnek sunabilirim ancak zaman kısıtlı ve başka arkadaşlar da konuşacaklar. Bir iki örnek vereyim. ANSAN üyemiz Neşe Karel, ilk yazılarında adını yazamamış. Yazılarının altına Fatma Alagöz yazmış. Bir baskı olmasa adını yazmaktan çekinir miydi? Yine yakından bir örnek ama adını açıklayamam kendisi izin vermedi. Ancak şöyle dedi. “Benim şiirlerim eşiminkinden çok daha güzel ama o öne çıksın diye şiirlerimi ortaya dökemedim. Ne kadar acı. Elli liraların arkasındaki Fatma Aliye, babası, kocası tarafından okuma ve yazması yasaklanmış. Yüz yıllarca kadınlar edebiyatta var olamadı. Önlerine ejderhalar çıktı. Şimdi de o kadar olmasa bile yazar kadınsa dikenli yollardan eli kolu yırtıla yırtıla gitmek zorunda. Bazıları da pes edip yok oluyor. Kaybeden sadece kadın değil toplum da kaybediyor, edebiyat dünyası da. Bir örnek daha verelim.Altın Portakal şiir ödüllerinde sadece üç kadın alabilmiş. Gülten Akın, Birhan Keskin ve Lale Müldür. Oysa ülkemizde o kadar çok kadın şair var ki. Gülten Akın demişken yakın zamanda yaşadığım bir anımı paylaşmak isterim. Gülten Akın’ı kaybettiğimiz gün emekli bir öğretmenle karşılaştım. Acımı paylaşmak istedim. “Gülten Akın kim?” dedi bana. Yüreğim acıdı. “Büyü de baban sana” diye şarkıyı söyledim. Şarkıyı söyleyenin adını dedi bu kez de. Sonra “Ertuğrul’a Ağıt” dedim. Onun da sadece şarkısını biliyordu.

Erkeğin duygularını erkek yazarın anlatabileceği gibi.Kadını da en iyi kadın anlatabilir. İnsan en iyi yaşadığını yazabilir. Okuduğunu, bir yerlerde duyduğunu da yazar ama bunun ayırt edilmesi çok kolaydır. Oysa yaşayarak yazılanlar çok daha gerçekçi ve derin olur. Buradan herkes kendi hayatını yazsın demiyorum elbette. Yalnız şundan da kaçınmak gerekir ki bu önemli. Bir iki kitap yazmakla yazar olunamıyor. Kendini “Yazar, şair” diyerek tanıtanların ciddiye alınmadığını, hatta herkesin “Daha çok fırın ekmek yemen gerekiyor” bakışıyla karşılaşması mümkün. Yazarın toprağa en yakın, mütevazı ve yazacaksa halka yakın, iktidara muhalif olmak gibi bir görevi vardır.

Yazıda örnek aldığım iki yazar var derim hep, benim hocalarım. Birisiyle yakın dost idim, diğerini sadece kitaplarından tanırım. Fakir Baykurt ve Gabriel Garcia Marquez . Diyeceksiniz ki neden bir kadın öykücüyü örnek almadın? Bütün öykü yazarı kadınları okuyabildiğim kadar okuyorum, okuyacağım ve elbette onlar benim için çok çok değerli. Onlardan ve bütün yazarlardan ayrı ayrı etkilenmemek mümkün değil. Ama her yazıp çizenin yazın hayatında itici güç olan bir yazar vardır. Onlar da benim için penceremi açan, ışık olarak odama girenler oldular. Bu yüzden onlardan çok etkilendim.

Fakir Baykurt bir sohbetimizde bana “Kızım anlaşılmayacaksak kimin için yazıyoruz?” dedi.

Marquez “Yazılarınızı günlük kısa cümlelerle yazın” der. Ben bu sözleri uygulamaya çalışırım.

Marquez’e soruyorlar. “Hayatta pişman olduğunuz bir şey var mı?” O da “Hayatta pişman olduğum tek şey bir kızımın olmayışı.” diyor. Kadın hayatı omuzlarında taşır. Ama nedense erkek taşıyormuş sanılır. Kadının karşılıksız emeği her an her yerde sömürülür. Görmezden gelinir. Kadın yazarın da öyle. Bu çevreden bir kadın yazar çıktı. Miyase Sertbarut. Ben onu yazmaya başlamadan önceden tanırım. Miyase şimdi ünlü ve gerçekten iyi bir yazardır. Ancak onun ciddiye alınması, ilki 1341 yılında Romalılar tarafından verilen öykü ödülünden, on on beş kere alması gerekti. Ancak ondan sonra kadını ciddiye alıp eserlerini basmaya başladılar.

Müge İplikçi: “Yayınevleri para etmeyen eserlere sırt çeviriyor. Bestseller olmayanın hükmü yok. Edebiyat ne denli yalnızken yazılırsa yazılsın, insan içindeyizdir. Yaşadığımız bir ekonomik şekillenme. Yalnızlık bizi besliyorsa yalnızlık değildir.Hedef konuşurken herkesi susturmak olmamalı. Bu Türkiye’nin kaderi. Kapitalizm, sanatçının ipini çekmek, onu satın alarak kontrol etmek istiyor.”

Nalan Barbarosoğlu: “Bu yalnızlığı en iyi yine bir öykü anlatır.” diyor.

Kadın yazmalıdır, okumalıdır. Ancak kadın uyanınca gelişince toplum gelişecektir, uyanacaktır. En unutulmayan ananın dilidir. Ananın kültürüdür. İyi yazarlara şairlere baktığımızda, genellikle ailesinin eğitimli ve aydın olduğunu görürüz. Elbette bizler gibi yolunu yordamını el yordamıyla, kitapların ışığıyla bulanlar da az değildir. Ama mutlaka bir şey eksiktir. Hani derler ya “Bilgi görgünün yerini tutmaz” diye.

Genellikle öyküde teklik, romanda çokluk vardır. Öyküde tek olay, neredeyse tek kişi, tek durum ele alınır. Romanda kişiler çoğalır. Olaylar birbirine sarılır. Öyküde genellikle daralan zaman romanda genişler. Öyküler pek çok gerçeği değme tarih kitaplarından daha iyi yansıtır. Aslında görünenin ardındaki görünmeyen değil midir sanatın derdi?

Kendi yazın dünyama bakacak olursam, sık sık yazamama durumunda kalırım. Yazamadığım zamanlarda Simon De Beauvoir’ın sesini duyarım. “Tanrı bana yazma cezası vermiş.” Ha derim yalnız değilim. Sonra Tomris Uyar’ın sesi duyulur. “Yazamama korkusunu her seferinde duymuyorsa, yazma coşkusunu hiç tatmamış demektir.” O zaman motive olur bilgisayarın başına geçerim.

Sonuç olarak, yazma uzun, zorlu hatta yazmayı yaşamınızın merkezine koymuşsanız acı çekilen bireysel mutluluğunuzdan vazgeçilen bir yolculuk. Virginia Woolf şöyle diyor: “Çalışmakla başlar her şey. Her gün yazın özgürce yazın, ama büyük yazarların büyük yazılarıyla karşılaştırın yazdıklarınızı.” Hemingway’in sözüyle bitirmek isterim. “Hepimiz, kimsenin asla usta olamayacağı bir zanaatın çıraklarıyız.”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here