Dün yine bir kadın hayattan koptu/koparıldı. Bursa’dan gelen kötü haberde, kadının giderken bir not bıraktığı söyleniyor. En yakınlarına sitem eden bir not. “Anneme, kaynanama, eşime benim cenazemi vermeyin. Kimsesizler mezarlığına gömün. Yalnızca çocuklarım yerimi bilsin” diyen bir mektup kaldı geride. Aslında not yeni yazılmamış. O nedenle otopsi sonucu henüz belli değil. Ne olursa olsun, hayatının baharında bir kadını, yaşamaktan bezdiren nedenler var. Bu nedenler, mektubundan anlaşıldığına göre en yakınları.

Bir yerde kadın cinayeti duyunca, önce kadının ne yaptığı sorgulanır. Katili sonra ararlar. Zaten “Ölme de öldür” atasözü başka nerede vardır? Yasaların bir gün katili dışarı çıkaracağından emin olan başka ülke var mıdır? Ülkenin her bölgesi az ya da çok sallanmaya başladı. Yıkılan yerlerde halk sağ kaldıysa soğuk kış günlerinde sokakta. Yıkılmasa bile korkudan sokakta yaşayanlar da çoğunlukta. Görsek de görmesek de biliriz ki, sokakta da olsa aile bireylerini sarıp sarmalayan, ısıtan, temizleyen, doyuran, sağaltan hep kadındır. Kadınsız evlerde sadece soğuk egemendir. Bunu herkes bilir, bilir de yine de kadının insan haklarını savunmaya gelince, bir es verir. Kafalarda kadının görevi vardır da hakları olmasa da olur. Kafaların içi, cinsiyetçi çöplüktür. O çöplerden kurtulunca tam insan olunur.

Kadınlar, insanlığın var olduğundan beri beyninin olduğunu, birey olduğunu kanıtlamaya çalışıyorlar. Bir türlü bunu anlayamayan, anlamak istemeyen, eril gücünü göstermek için diğerini yok eden düşünceyi anlamak zor. Yine yazının bulunduğundan beri, eşitliği savunan yazılar yazıldı. Söyleşiler yapıldı. Sanatla eşitlik kavramları işlendi. Köle sahibi olma hevesi bir türlü söndürülemedi. Oysa “Birini köleleştiren kişinin kendisi de özgür olamaz.” diyenin de dilinde tüy bitti.

Van’da çığ altında 38 kişi yaşamını yitirdi. Hem de çığ altında kalan iki kişiyi ararken, yeni düşen çığın altında kaldılar. Bu tür çoklu bir ölüm, dünyanın hiç bir yerinde olamaz. Ancak bize mahsustur. Çığ altında kalanları kurtaranların önlemsizliği nedeniyle bu kadar kişi kaybedildi. Bu ne demektir? İşi bilmeyenlerin, kurtarıcı olmaya kalkması demektir. Neden hep iş bilmeyene verilir? Bu bir moda mıdır? Kentlerde kaldırım yapılır, haftasına çöker, yol yapılır ortasından ayrılır. İşi bilen işsiz dolaşır. Bütün kapılar işin uzmanının yüzüne kapanır. İş kazası denir, aslında iş cinayetidir. Namus cinayeti denir, aslında kadın kıyımıdır. Ölene “Güzel öldü” “Huzurlu öldü” denir. Oysa ölmeye mi geldik? Amacımız yaşamak değil midir? Kimdir her gün ölümü kutsayan, yaşamaktan bezdiren?
“Ölü sevici” bir topluma dönüştük neredeyse. Yetkililerden her gün “Allah rahmet eylesin” dileğini duymaktan gına geldi. Oysa yöneticilerin görevi ölüyü okşamak değil, diriyi yaşatmaktır. Halka hizmet, dilekten ibaret olmamalı. Dua eder gibi dilekleri, o kadar çok duyuyoruz ki artık aldırmıyoruz. Eskiden öfkelenir “Duayı başkası etsin, siz ne yapacaksınız onu söyleyin.” derdik. Şimdi bizler de kafa sallamaya başladık. Düşünmeyi, sorgulamayı bıraktık, ya da öyle görünüyoruz. Oysa her insan hayata mutlu olmak için gelir. Ölmek ya da yaşarken cennete gitmeyi düşünmeye değil. Yaşamaktır bu dünyanın işi. Yaşatmaktır yöneticilerin görevi. Hem de olabildiğince güvenli ve refah içinde yaşatmak. Rahmet dilemeyi herkes yapar. Ayrıca bu tür dilekler, çaresizlikten türemiştir. Avuntudur. Oysa halkın avutulmaya değil, mutlu ve huzurlu yaşamaya ihtiyacı vardır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here