İktidar aslını “kadr” sözcüğünden alır. Mutlaklık da içerir. Güç, kuvvet, kudret sahibi olmak anlamına gelir. Öyle tepeden iner gibi, damdan düşer gibi iktidar olunmuyor elbette. Kura çekerek de olmuyor. Bunun  geçmişe ilişkin bir yığın ip uçları, binlerce yıl öncesinden bugüne kadar gelen bir birikimi var. Yoğurt mayalar gibi akşamdan sabaha mayalanmıyor bu iş. Hiç bir düşünce gökten zembille inmiş değil, hepsinin bir öncesi var. Her düşünce, her olgu kendinden önceki zaman ve zeminlerin üzerinde boy atıyor. Yani düşüncelerimiz tümüyle bize ait değil, bizden önce var olan ve bizim de onlardan yararlanarak kendimizi tanımladığımız şeyler. Devlet deneyimleri, iktidar biçimleri ve uygulamaları sonraki dönemlere birer miras olarak yansıyor. Spartaküs’e işkence eden, İsa’yı çarmıha geren, Sezar’ı sırtından hançerleyen, Sokrat’a baldıran zehrini içiren, Muhammed’i Mekke’den Medine’ye göce zorlayan, Galile’yi idama götüren binlerce tarihsel olayın etkisi var bu işte. Her biri günümüz iktidarlarının duvarına bir tuğla koymuş durumdalar. Ya da birileri iktidar olurken geçmişten bir tuğla alıp koyuyor bu yapıya.

Sınıflı toplum var olalı iktidar olmak kavramı, devlet yönetimini ele geçirmek, elinde tutmak, devlet gücünü kullanmak anlamına geliyor. O nedenle iktidara karşı verilen mücadele özünde devleti elinde tutan güç veya güçlere karşı verilen mücadeleden geçiyor. Güçler diyoruz çünkü iktidarlar tek parçalı bir yapı değil. Ekonomik bakımdan güçlü olan birkaç çeşit sermaye gurubu devleti elinde tutuyor. Buna oligarşik yapı deniyor. Sermaye gurupları değil de emeğiyle geçinen guruplar devlette egemen olsaydı o zaman bu bir oligarşik yapı olmaz, bir demokrasi olurdu. Adına da demokratik halk iktidar (veya cumhuriyeti ) denirdi.

İktidarı elinde tutanlar o ülkenin sanatına, eğitimine de egemenler oluyorlar. Sanatın nerede, nasıl kullanılacağına onlar karar veriyorlar. Sınırları onlar çiziyor ve hep o sınırlar içinde hareket etmemizi istiyorlar. Yani siz de bu çerçevenin dışına taşmadığınız, çizmeyi yukarı çıkmadığınız sürece özgür oluyorsunuz.

Basın ve yayın iktidarın elinde oluyor. Dolayısıyla iktidar çevreleri düşüncelerini ve buna uygun uygulamalarını yukarıdan aşağıya doğru tahkim etmek için medyayı sınırsız bir biçimde kullanmaya çalışıyorlar. Hatta bu yeterli olmazsa orduyu, polisi bile dizayn etmeye uğraşıyorlar. Bununla birlikte yasal veya yasa dışı sokak gücü oluşturmak için çaba gösteriyorlar. Hiç bir harcamadan kaçınmıyorlar. Amaca ulaşmak için her yola, her yönteme başvuruyorlar. Artık amaca ulaşmak için her yol mübah olmaya başlıyor.

Halkın iktidar olmadığı, yani üretimde olduğu halde yönetimde söz sahibi olmadığı ülkelerde seçimle gelen iktidar değişiklikleri çok fazla bir şeyi değiştirmiyor, sandığa bir oy atıyorsunuz o kadar. Hatta iktidar sahipleri o sandıktan kendisi çıkmazsa, kendisi koyduğu kuralı yine kendisi bozuyor, mızıkçılık ediyor; sandığı deviriyor. Oyunun kurallarını değiştiriyor, yeni kurallar koyuyor. Ona uygun yasalar yapıyor. Parlamentoda çoğunluğa sahip olduğu için yasa yapmak onun için zor olmuyor. Sizi o yeni kurallara göre oynamaya zorluyor. Seçim oyununun bozulmadığı durumlarda, halkın tercihinin halktan yana bir eğilimi gösterdiği durumlarda ise halk sadece efendisini; egemenler de atını değiştirmiş oluyor. İşin bel kemiğini ekonomi, yani üretim güçleri (alt yapı) ve bunun hukuksal tanımı olan mülkiyet ilişkileri (üst yapı) belirliyor. Zaten alt yapı da üst yapıyı belirliyor. İkisi de birbirini karşılıklı olarak olumlu/olumsuz etkiliyor.

Oligarşinin iktidar olduğu bir yerde iktidar halkla paylaşılmıyor. İşin doğasında böyle bir şey yok. Ama ne olursa olsun, ne kadar uzun sürerse sürsün böylesi iktidarlar zamanla yozlaşıyorlar, otoriterleşiyorlar. Havuç-sopa politikasının yerini daha çok sopa, daha az havuç  almaya başlıyor.

İktidarlar, gerçeği halktan saklamak istiyor; ya başka türlü gösteriyor, ya da yalan söylüyorlar. Kendine uygun değerler sistemi yaratıyorlar. Kendi itibarlarını korumak ve kendilerince geliştirmek istiyorlar.Onlar için itibar, kitlelerin iş sahibi olması, mutlu ve huzurlu olması değil, vitrinlere dışarıdan bakabilmesi oluyor.

  Halk işsiz ve yoksul iken onlar yoksulluğun edebiyatını yapıyorlar, bu dünyanın cennetini kendilerine ayırırken yoksul halka öbür dünyanın cennetini vaad ediyorlar.Çünkü bu dünyada çok cefa çeken öbür dünyada cennete gidiyormuş.

 İktidarlarının sürekliliğini sağlamak için halkın geçmişle bağlarını koparmaya çalışıyorlar. Kentlerin fiziki ve demografik yapısını değiştiriyorlar. Kentsel dönüşüm adı altında insanlar evinden, mahallesinden koparılıyor. Doğup büyüdükleri yerleri terk etmek zorunda kalıyorlar. Anılarından oluyorlar. Anılarını geride bırakan insanların hafızaları, geçmişle bağları zayıflıyor. O nedenle sistemin iktidarları kurumların, köylerin, kentlerin, hatta sokakların bile ismini değiştiriyor, yapısında ve işleyişinde köklü değişikliğe gidiyorlar. Hatta gündelik hayatta kullandığımız sözcüklerle bile oynuyorlar. O sözcükler artık yeni durumun ideolojisini çağrıştırıyor. “Gemisini kurtaran kaptan” “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” “Kimseye güvenmeyeceksin” gibi  anlayışlarla insanlara bencillik aşılamaya başlıyorlar. Yeterli toplumsal bilinçten yoksun olan insanlar da tek başlarına kendilerini kurtaracaklarını sanıyorlar. Tek başına kurtuluşun olanaksız olduğunun farkına varabilmeleri ise çok uzun zaman alıyor. Bazen farkına bile varılamadan yaşam bitiyor. Oligarşik iktidarlara karşı mücadele verenlere düşen görev de Sisyphos gibi o kayayı her seferinde düştüğü yerden yeniden alıp tepeye çıkarmaya çalışmak oluyor. Çünkü o insanlar vazgeçince kaybedeceklerini biliyorlar.

Gücü elinde tutanlar, yani iktidar sahipleri fil dişi kulelerde yaşıyorlar ama halka da şirin görünmeye çalışıyorlar. Kendilerine özgü bir yaşam tarzları var. Yandaşlarına ve ortaklarına da benzeri bir yaşam tarzını sunuyorlar. Çevrelerinde yığınla dalkavuk ve şakşakçı yaratıyorlar. Suret-i haktan görünmek için buna gereksinimleri oluyor. Buralarda vicdana ve sağduyuya rastlanmıyor. Rakamlarla ifade edilen yokusulluklar, insan ölümleri duygudan yoksun birer istatistik oluyor artık.

Yüzyıllardır yaşanan bu süreçte, özü aynı kalmak koşuluyla yalnızca biçim olarak var olan ve adına modernite dedikleri bir başka yaşam biçimini sunuyorlar topluma. Baskı ise alttan alta işliyor. İktidar, toplumu eğitmeye ve disipline etmeye çalışıyor. Bu nedenle de itaat kültürü dayatıyor. Oysa insanın doğasına en uygun olan demokrasi ise yönetilenlerin istemesiyle, üretimden gelen gücünü kullanmasıyla, bunun için mücadele etmesiyle ancak boy gösteriyor.

İktidar sahipleri kendilerini ve çıkarlarını seviyorlar. Zevk-i sefa içinde olmak istiyorlar. iktidarda kalmak ve durumlarını, konumlarını meşrulaştırmak için her yola başvuruyorlar. Bazen dine yöneliyorlar, bazen ona uygun yasalar çıkarıyorlar. Bunları topluma reform gibi sunuyorlar. Oysa hepsi bir oyalama ve aldatma taktiği. Çoğunluğa yaranmak için azınlıkla ilgili el altından yalan propagandalar yapıyorlar.

İktidar (güç, erk) ve iktidarın verdiği ultra lüks yaşantı bağımlılık yapıyor. Kentlerin ortasına hançer gibi saplanmış gökdelenlerle, uzun uzun köprülerle, gezici tabut haline gelmiş bankalara ipotekli  demirden ayaklı karıncalarla ülke genelinde yarattıkları vitrin halkın gözünü kamaştırıyor, başını döndürüyor. Gözü ve zihni kamaşan kitleler kendi yaşamındaki kayıpları göremiyorlar. Boğazlarına geçen ilmeğin farkında olamıyorlar. Gördüklerine inanıyorlar. Diyalektiğin gereği olarak vitrinin arkasında olan bitene bakmıyorlar. Oysa görüntü aldatıcı ve hiç bir şey göründüğ gibi değil.

 İktidar ve lüks yaşam, arkasında yığınla suç bırakıyor; aynı zamanda bağımlılık ve zaaf yaratıyor. İşte bu bağımlılığın ve zaafın sonucu olarak da iktidar kendinden başka kimseyi anlayamıyor. Kendi yanlışını göremiyor. Bütün yaptıklarının doğru ve meşru olduğunu düşünüyor. Yanlışının farkında olsa bile kabul etmiyor. Ancak rol yapıyor. Suret-i haktan görünmeye çalışıyor. Bu özelliğinden dolayı da ayaklarının altındaki toprağın kaymakta olduğunun farkında olamıyorlar. Doğanın tahribatındaki gelinen son durak olduğunu, artık bu sistemin sürdürülebilir olmaktan çıktığını göremiyor.

İktidar her şeyi yozlaştırıyor, yoldan çıkarıyor. Artık yola ilk çıktığınız kişi değilsiniz, başka birisi oluyorsunuz. Kendinizi ve genel gidişatı siz belirleyemiyorsunuz. Sel sizi nereye sürüklüyorsa oraya doğru, bir bilinmeze doğru gidiyorsunuz. Güçün doruğuna doğru çıktıkça hoşgörü azalıyor. Halktan gelen itiraz ve hak istemleri rahatsızlık vermeye başlıyor. Çatlak sesler bastırılmaya çalışılıyor. Artık onlar için demokrasi, yalnızca kendi çıkarlarından ve çıkarlarına yarayan fikirlerden ibaret oluyor.

Toplumdaki var olan ve var olacak olan tepkileri bastırmak ve yeni tepkiler oluşmasını engellemek için iktidar odakları sürekli ya hukuk dışı yollara başvuruyor, ya da kendine göre hukuk oluşturmaya başlıyorlar. Yaptıklarına ve yapacaklarına yasal kılıflar yaratıyorlar. Yetmezse, gücünü ve yetkisini kullanarak  meşru olmayan şeyleri topluma dayatıyorlar. Din, milliyet gibi zayıf noktaları kullanarak muhaliflerini sindirmek; kamuoyunun gözünden düşürmek istiyorlar.

Şatafat içinde yaşama olanağına sahip olarak iktidarda kalma isteği o kadar sınırsız ve sonsuz ki ne olursa olsun sürdürülmek isteniyor. İnsan o olanakları, o görkemli yaşamı elinden bırakmak istemiyor. O nedenle savaşı hep savaşı gündemde tutuyorlar. Halkta, savaş hemen kapıdaymış gibi duygu yaratmak istiyorlar. Sürekli savaş tamtamları çalıyorlar. Bütçenin büyük bir kısmını silahlanmaya harcıyorlar. Bilmiyorlar ki bir ülkeyi korumanın ve geliştirmenin en ucuz, en güvenli ve en uzun ömürlü yolu bilimsel eğitimden geçiyor. Bilimsel eğitimin yerine hurafeye, kör inanışa dayalı eğitim programlarını ülkenin her tarafına yaymaya çalışıyorlar.

Ve bu tip iktidarların vatan halkın vatan kavramından farklı oluyor: Halk için uğruna canını adayabileceği bir kavram olan vatan; iktidar sahipleri için cüzdanlarındaki banknotlar, altlarındaki yatlar, otudukları fildişi katlar oluyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here