Siyasi irade, “deprem, heyelan, sel” gibi doğa olaylarını takdiri ilahinin tecellisi olarak ele alıyor. Dahası yerleşimlerin yer seçiminde ve gerekli önlemlerin alınmaması gibi nedenlerle can ve mal kaybına neden olan bu doğa olaylarını birer afet olarak yansıtmak istemesi, özrü kabahatinden büyük söz ve davranışlar olarak fazlasıyla eleştirilmeyi hak ediyor…

Zira siyasi iradenin ve yöneticilerin toplumun güven içinde yaşamasını sağlayıcı önlemleri almakta birinci derecede hukuki ve siyasi sorumluluğu bulunuyor.

O nedenle, 24 Ocak Elazığ ve Malatya depreminin de, önceki depremler gibi aynı sorunları yeniden yaşatmış olması, pek çok çevrede haklı tepkileri beraberinde getirdi.

Kuşkusuz deprem hepimizi üzdü, çekilen eziyetler, ölümler ve yarattığı çağrışımlar ile tutulmayan sözler hatırlandıkça canımız daha çok yandı. Felakete maruz kalanların yaşadıkları çaresizlikler kadar, “benim de başıma gelebilirdi” düşüncesi pek çok insanı derinden etkiledi.
Siyasi otoritenin depremi önceden tespit etmelerinin ve engellemelerinin mümkün olmadığını ama yıkıcılığı ve neden olduğu çaresizlikleri karşısında devleti ve toplumu seferber ettiklerini, dahası her türlü desteği sağlayarak, en kısa sürede yeni kentler oluşturduklarını ifade ediyor olsa da, bu yaklaşımın tatmin edici bulunmadığı herkesin malumu.
İnsanların göçük altında kalmasın diye tedbir alamamanın açığını, onları göçük altından çıkarmanın övüncüyle kapatılmak istenmesi; böylesi günlerde dahi dayanışma duygularının kategorize edilmesi, altı boş ve sahada karşılığı olmayan gövde gösterileri ile yansıtılmak istenen bu hakimiyet halleri, kendini temize çıkarma gayretleri, her şeyden çok ateşin düştüğü çevreleri yakıyor olmalıdır…

Toplumu yönlendirmek, kendi lehine algı operasyonlarından medet ummak, aleyhe eleştiri yapanlar hakkında yerli yersiz soruşturmalar açmak, siyaset yapmayın derken siyasetin en kaba ve en ilkel örneklerini sergilemek, gerçekte iktidar anlayışının ve uygulamalarının içinde bulunduğu açmazı sergilemektedir.

Zira esas olanın, doğanın ve ekolojik sistemin işleyişi ile uyumlu, güvenli ve planlı yerleşim politikalarının hayata geçirilmesidir…

Ne var ki, uzman çevrelerce ifade edildiği gibi yerleşim ve yatırım tercihlerinde bilimsel analizler, zemin etütleri, belirlenen risk alanları ve konularının ciddiye alınmadığını öğreniyoruz…

Deprem vergisi ile toplanan paraların yerinde kullanılmadığını, piyasaya aktarıldığını işitiyoruz.

Su kaynakları, dere yatakları, sulak alanlar, deniz dolguları, fay hatları demeden çizilen ve uygulanan planları; imar barışı ile meşrulaştırılan kaçak yapıları; iktidar eliyle veya onun göz yumması ile yürütülen keyfi uygulamaların sonunun gelmediğini hep birlikte bir kez daha yaşıyoruz.
Bütün bu usulsüz ve oldu bitti uygulamalar ve toplumun güvensiz, sağlıksız ve her an risk altında yaşamaya zorlayan örnekler de ortaya koymaktadır ki, her doğa olayından sonra yaşadığımız felaketler ve kayıplar aslında bizzat siyasi otoritenin sorumluluğu altında olduğu gerçeği ile yüzleşmemizi gerektirmektedir.

Kabul edilmelidir ki, siyasi otoriteyi ayakta tutan menfaat ilişkileri, kısa yoldan zenginleşme gayretleri, sürekli büyümek isteyen ve kendinden başka hiçbir değere önem vermeyen sermaye dünyasının özel beklentileri nedeniyle; kamusal kaynaklar ve imkanlar kötüye kullanılmakta ve ne yazık ki hepimiz doğa olaylarının birer kurbanları haline getirilmiş bulunmaktayız.

Şurası da açık ki TV kanallarında yüklüce bağış kampanyasına ön ayak olmak, sonra “Acun Firarda” vur patlasın çal oynasın politikalarına devam ederek ne devlet yönetilebilir ne de vicdanlar temizlenir.

Siyasi iradenin kuşandığı sorumsuzluk zırhıyla bir yere varamayacağımız çok açık.

Hesap vermekten kaçınan, eleştirilmek istemeyen, keyfi nedenlerle suç isnadında bulunan ama her durumdan nemalanarak iktidarını sürdürmek isteyen böylesi bir anlayış toplumuna yabancılaşmış demektir. Halkı ile aynı duyguları taşımayan, başına gelmedikçe halden anlama yetisi kalmayan bir iktidar anlayışının doğa ile de barışık olması beklenemez.
Korunaksız, arkasız, çaresiz koşullara mahkum edilenlerle, onlara yürekten el uzatan kurtarma ekipleri arasına sıkışan hayat bağı mücadele pratiği de ortaya koydu ki, bütün samimiyetimizle birbirimizi anlayabileceğimiz dilde, bir diğerimize “nefes al” demenin yol ve yöntemlerini geliştirmeliyiz; bunca vurdumduymazlığa ve çıkar çevrelerinin keyfiliğine son vermek, hayatta kalabilmek için…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here