“Eğitim ve öğretimde izlenecek yöntem, bilgiyi insan için bir süs, bir baskı aracı veya uygar bir zevkten çok maddi hayatta başarılı olmayı sağlayan pratik ve kullanışlı bir araç haline getirmektir. “

                                                                                                                                    Mustafa Kemal Atatürk

Sivas’ın Akpınar Köyü doğup büyüdüğüm ve çocukluğumun geçtiği köydü. Yani ana kucağı, baba ocağıydı. Ne kadar uzağa gitsem de, uzun yıllardır gidip görememiş olsam da köyüm beni hiç bırakmadı. Gölge gibi beni izledi. Hep arkamdaydı. Hamurum orada yoğurulmuştu. Oradaki gök kubbenin altında kendimi bulmuştum. İnsan kendinden vaz geçebilir mi?

Evimiz okula çok yakındı. Okulun bahçesinin üç kenarı taş duvarla çevriliydi, dördüncü kenarı da dereydi. Bahçeyi kuzey güney gönünde dikilmiş yeşil duvaklı akasyalar ikiye bölerdi. Enerji dolu çocukluğumuza okulun önündeki alan yetmezdi, akasyaların – ki biz ona fidan derdik- diğer tarafındaki alanda da oynardık.

Bahçe duvarı ile evimizin duvarı arasında iki metre genişliğinde bir yol vardı. Bir elim okulda, bir elim evimizde olurdu neredeyse! Kuşlar gibiydik. Cıvıl cıvıl neşe kaynardı köyün sokakları. Yaz-kış, gece-gündüz okulun bahçesinde oyun oynamak için can atardık. Onca yaramazlıklarımıza karşın dereye düşenimiz de, başka türlü kaza geçirenimiz de pek olmazdı. Efsunlanmıştık sanki.

Akasya ağaçlarının gölgesi yazın sıcağında yayla gibi serin olurdu. Hatta yeşil yapraklarını yazın birkaç haftada bir ancak yapabildiğimiz banyo suyuna koyarlardı. O suyla yıkanırdık.  Açık yeşil renkli, kelebek kanadı gibi incecik salkımları olurdu. Belki de onlar akasyanın çiçeğiydi. Kaç çeşidi vardır, adları nedir bilmiyorum ama, benim bu çeşide “küpeli akasya” diyesim geldi. Aynısını şu anda oturduğum Masa Dağı Çankaya Sitesi’nin çocuk parkında, Antalya Defterdarlığı’nın önünde, bir de Korkuteli yolu üzerindeki değerli iş insanı arkadaşımız İsmail Gülel’in Mantar Evi’nin yanında gördükçe çocukluğumu görmüş gibi oluyorum.

Fidanını bulmayı ve –özellikle torunum Ege’ye, dedesinden bir andaç olsun, adına da ‘dedemin ağacı’ densin diye – evlerinin bahçesine dikmeyi düşündüm. Ama henüz mümkün olmadı.

Öğretmenlik bizim köyde, 1960’lı yıllarda herkesin gözdesi bir meslekti. Ahmet Tuna, Ahmet Gökçek, Zeynel Pur ve Hurşit Yavuz’un giyim-kuşamına, halkın onlara gösterdiği saygıya bakınca, hiçbir meslek öğretmenlikten daha yukarılarda olamazdı. Onun için de, ilkokulu bitiren her çocuk, o yıl öğretmen okulu sınavını kazanamamışsa, sonraki sene de, devam zorunluluğu olan öğrenci gibi, okula giderdi.

1964- 1965 öğretim yılında ilkokulu bitirmiş, ancak o yıl sınavı kazanamamıştım.  Kaya Özden öğretmen görevini tamamlamış olarak ayrılmış, yerine Hurşit Yavuz öğretmen gelmişti. Kayıtlı bir öğrenci sorumluluğu ile devam ediyordum.

Hurşit öğretmen, Pamukpınar Köy Enstitüsü’nde okumuş, köyümüzden biriydi. Esmer, orta boylu, kıvırcık saçlı, iri siyah gözlüydü. Özenle tıraş olunarak ayarlanmış bıyıkları ince bir çizgi gibiydi. Derslerine bazen, birkaç sözcük ve tümceyle de olsa, tiyatro özelliği vermeye çalışırdı. Evliydi. Suzan, Suna, Ulvi ve Suzi adında dört çocuğu vardı. Eşi Aynur Yenge köyümüzün kadınlarına benzemiyordu. Sıvas’ın içindendi. Hafif kilolu ve beyaz benizliydi. Temiz giyiniyordu. Sevimliydi. Dalgalı siyah saçları hep açık ve taralıydı. Bizim gözümüzde,  en az öğretmenimiz kadar saygın ve değerliydi.

Okul bitmiş, yaz tatili başlamıştı. Okul harcamalarımı karşılayabilmek için bir yandan, yaz boyunca her kuzu veya oğlak için iki lira alarak çobanlık yapıyor, diğer yandan da sınava hazırlanıyordum.

Öğle olmuştu. Kuzuları köye getirmiştim. Kuzuları ve oğlakları analarıyla buluşturup emzirdikten sonra, yeniden özgürce dolaştığım yeşil tepelere doğru götürecektim.

Yaz günüydü. Ebem, ablam, ağabeyim tarlada veya harmanda kendi işindeydi. Evde kimse yoktu. Kendi işimi kendim yapmalı, karnımı doyurmalıydım.

Genellikle, küçük bir tasa su koyar, mendil arasında keserle ezerek toz haline getirdiğim kesme şekeri eriterek şerbet yapardım. Bir lokma ekmekten ısırır, bir yudum da şerbetten içerek öğle yemeğimi yemiş olurdum. O gün öyle yapmadım. Ekmeğimi ve kitabımı alıp okulun bahçesindeki akasyaların altına gittim.

Yaprakların hışırtısı kuzuların peşine koşmaktan yorgun düşmüş bedenime ninni gibi gelmişti. Bir elimde ucundan ısırılmış soğuk ekmek, diğer elimde kitap uyuyakalmışım.

Bir süre sonra belli-belirsiz bir sesle uyandım. Aynur Yenge, okulun bitişiğindeki lojmandan gelmiş, ayaklarının ucuna basa basa, olabildiğince yavaş hareket ederek çamaşırlarını sermeye çalışıyordu. Utandım, toparlandım. Yengem ise, beni uyandırmış olmanın üzüntüsü içindeydi:

– Vah yavrum, seni uyandırdım. Rahatsız oldun. Benim işim bitti. Haydi uyu, dinlen, dedi.

Oysa uykudan uyandırıldığımı, rahatsız olduğumu düşünmüyordum bile. Beni asıl üzen şey yengemin beni o durumda görmüş olmasıydı. Suç işlemiş gibi bir duyguya kapılmıştım.

Aynur Yengem beni rahatsız etmiş olmanın üzüntüsüyle eve doğru giderken, ben de o eziklikle ayağa kalktım. Bir elime ekmeğimi, diğer elime kitabımı alarak evimize doğru yürüdüm. Sevimli kara gözlü kuzularımla, gün boyu purlarda beni peşinden koşturan yaramaz oğlaklarımla, kendimi daha özgür hissettiğim çiçekli kırlara doğru gitmek üzere yola koyuldum.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here