‘HANİ BİR SEVGİLİN VARDI /

YEDİ SEKİZ SENE ÖNCE’

                                                                       Nusret Gürgöz

‘Hani bir sevgilin vardı

Yedi sekiz sene önce,

Dün yolda rasladım

Sevindi beni görünce.

Sokakta ayaküstü

Konuştuk ordan burdan,

Evlenmiş, çocukları olmuş

Bir kız, bir oğlan’

Şiir bildiğiniz üzere Sevgili Behçet Necatigil’in.

Şiir, Varlık Dergisi’nin Ocak 1953 tarihli sayısında yayımlanmış.

Dünya güzeldi o yıllarda. ( Ya da bu zamandan bakınca bize öyle görünüyor.)

Bu ülke de çok güzeldi. Hadi üstteki tümceyi burada yineleyeyim: Ya da bu zamandan bakınca bize öyle görünüyor.

Kasaba meydanındaki çay bahçesi gibiydi bu ülke. Tahta masa ve iskemlelerin olduğu; herkesin evinden yiyeceğini getirdiği; dolmaların,  böreklerin ikram edildiği; cızırtılı hoparlörden içli şarkıların, yanık türkülerin çalındığı; kimsenin kimseye kem gözle bakmadığı; dertlerin paylaşıldığı; genç kızların delikanlılara kur yaptığı; ilk görüşte aşık olunduğu; ilanı aşktan kısa süre sonra nikâh için imzaların atıldığı; evlenmeden önce asla olmaz olduğu; işsizliğin, açlığın, şiddetin  – bu kadar  – olmadığı; günlerin kaplumbağa hızıyla ilerlediği bir güzel yıllardı…

Sonra olanlar oldu işte.

Turan Emeksiz’i vurdular.

Vedat Demircioğlu’nu pencereden attılar.

15 / 16 Haziran 1970’te Abdurrahman Bozkurt’u, Yaşar Yıldırım’ı, Mustafa Baylan’ı katlettiler.

Denizleri astılar.

Mahirleri hunharca öldürdüler.

Geldik yetmişlerin ortasına.

Hakan Yurdakular’i katlettiler SBF’nin önünde.

Kurdun dişine kana değmişti bir kere. ( Öyle dememiş miydi, yıllar sonra 2015’te Sur’u yakıp yıkan bir yiğit!)   Bıyıkları aşağı sarkık katiller, evleri bombaladılar, kahvehaneleri taradılar, mahalleleri bastılar, yaşlı, kadın, çoluk çocuk binlerce insanı katlettiler. Sokağa çıkmak bir mesele, eve dönmek ikinci meseleydi. Canı sıkıldığı için bir faşist, solcu öldürmek için sokak sokak dolaşmış, can sıkıntısını gidermişti.

Kuşağım benim!

Bugün oturdum ölümü düşündüm

Kirli, acı bir su gibi yürüdü içime

Dokunduğum, gördüğüm her şeye sindi

Ürperdim, korktum ve biraz şaşırdım

Bugün oturdum ölümü düşündüm

Yağmur altında ya da karanlıkta

Bir başıma kalmış gibi

Bugün oturdum ölümü düşündüm

Soğuk camlara dayayarak yüzümü

Kuşağımın acısını, kefenlenen gençliğimizi

Yaşayan ya da artık yaşamayan dostları

Bugün oturdum ölümü düşündüm

Örterek yüreğime kara bir tülü.

Bugün oturdum ölümü düşündüm

Bir darağacında ya da yolda yürürken

Bugün oturdum ölümü düşündüm

Yirmi yaşında ve hayat bu kadar güzelken.’

Ahmet Erhan’a 1978’de, yirmi yaşındayken bu şiiri yazdıran barbarlık, o yıllarda kalsaydı keşke. Öyle olmadı biliyorsunuz. ‘Tarihe sızan soytarı’ girdi dünyamıza, asker postalları, cemseler, işkencehaneler, mahpushaneler… girdi.

‘Artık her şey bitti, geceleri sokağa çıkma

Artık her şey bitti, yorganına sıkıca sarın

Artık her şey bitti, yüzüme bakma öyle

Artık her şey bitti, yat, uyu adamım

İnceldiği yerden kopsun, dediğin şeyler koptu

Artık bıktım, dediklerin hep bıktı senden

Biliyor musun, sonunda olan bize oldu

Anımsa, güzel günlerden konuşurduk eskiden’

Kuşağım benim, her ev karakola dönmüştü nerdeyse, güzel günlerden konuşmak bir yana, sokağa çıkamaz olmuştuk.

‘Sokaklara çıkıp da boşuna bir şeyleri arama

Görmezden geliyor seni, eskiden gözlerinin içine giren’

Bu yıllar Ahmet Erhan’ın dizeleriyle böyle geçti işte, kırgınlıklarla, yalnızlıklarla, hüzünlerle…

Sonra, ‘’ ‘Işık doğudan yükseldi’ ve durun zulüm buraya kadar!’’ dedi.

Dişi kana değen kurtlar durur mu?

Vedat Aydın’ı kaçırıp katlettiler.

Kaçırılanları, katledenleri… bırakın saymayayım artık.

Sonrası daha ağır geldi. İşkenceler, faili meçhul cinayetler, yakılan köyler, yakılan kentler, ülkenin her yanına giden tabutlar, tabutlar, yine tabutlar…

Yine işkencehaneler, yine mahpushaneler, yine…

‘Şivan bir genç adam

Üstünde ağırlığı bulanık göklerin

Bulut bulut uçurumlar gezen.

Kirpiğinde köpük dudağında nem

Orhan kıyısız bir mavi

Dalga dalga bir ateşi emziren…

İki kadın vurulacak birazdan

-İki adam iki çocuk iki halk-

Birisi Lice’de yıkılacak kerpiç kerpiç

Öteki denizi taşıracak Samsun’da’ demişti ‘İki Kadın Vurulacak Birazdan’ şiirinde Şükrü Erbaş.

İki kadın, iki çocuk iki halk; pek çok kadın, pek çok çocuk, pek çok halk vurulmuştu her yanından…

Yüzyılı devirdik de günlerimiz öyle kaldı.

Kardeşim Tahir Elçi’yi vurdular dört ayaklı minarenin önünde, yıl 2015’i gösteriyordu.

Sur’u vurdular, Cizre’yi vurdular, Nusaybin’i vurdular.

‘Ah kadın, Cizre miydi senin adın

Cudi’ye bakıp durma fistanın alev alır

Bilmez misin ki kan değdi çakalların dişine

Her bodrum tekinsiz saatler gibi işliyor

Ve genzinde bir yanma tuhaf bir kekrelik

Gece bir dumandı tütüp durdu Gabar’da

Sokakta mezarlık sinekleri, çıldıran tarih

Bilmez misin ki kan değdi çakalların dişine

Ah kadın,  sen Lokman’ı tanır mıydın

Gülüşü Dicle gibi harelenen Lokman’ı

Mem û Zin’i ezbere okurdu; boynundaki

Kement soldurdu mu o gülistan gülüşü,

İmlâyı boşver hayat sığmıyor ona

Meleyê Cizîrî’nin Divân’ı yanıyor Kasrik’te

Yanık kokuyor şehir, şehir kan kokuyor

Ah kadın, Cizre miydi senin adın Şırnak mı

Nusaybin de olabilir hadi sen söyle’ demişti Ahmet Telli,’gülüşünden vurulup’ panzerin arkasına bağlanarak sürüklenen Lokman’ı yazarken…

Yinelemesem olmaz.

Kasaba meydanındaki çay bahçesi gibiydi bu ülke.

Şimdi her yer kan revan, her yer acı, her yer yoksulluk her yer intihar, dağ taş tarûmar…

O yılların inceliğiyle Necatigil’le sürdüreyim sözü.

Seni sordu

Hiç değişmedi, dedim,

Bildiğin gibi…

Anlıyordu.

Mesutmuş, kocasını seviyormuş,

Kendilerininmiş evleri…

Bir suçlu gibi ezik,

Sana selam söyledi.’

Ne güzeldir eski bir sevgiliden haber almak.

Ne güzeldir eski bir sevgiliyle rastlaşmak.

Biliyorum, işimiz çok.

Bu ülke bizim ellerimizde güzelleşecek. Sözümü bir kenara yazın, bu ülke için güzel şiirleri biz yazacağız.

Güzel türküleri biz söyleyeceğiz.

Ne diyeyim?

Bu yazı vesilesiyle de olsa haber aldığımız  /  alamadığımız tüm eski sevgililere hepi(n)mizin adına bur(a)dan selam olsun.

Selam olsun!

                                                                                        Temmuz / Kasım – 2019

                                                                                                  Antalya

Nusret Gürgöz, 1962 Elâzığ doğumlu. 1984’te Dicle Üniversitesi – Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü; 1997’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Bir süre öğretmenlik yaptı. Bu aralar avukatlık yapıyor. 2009 – 2016 arasında Çağdaş Hukukçular Derneği Antalya Şube başkanlığı yaptı. Düşbilgisi ( Çocuklar için şiirler – Kora yayın / 1998), Ağıdım Kuşlara Kalır ( Şiirler – Kora Yayın / 1999), En Hakiki Hayat Hikâyeleri ( Deneme / Anlatı,  Berfîn Yayınları -2004),  Okuntu ( Şiirler – Kora Yayın / 2006) adlı yapıtları var. Yazıyor.

5 YORUMLAR

  1. Sevgili Dostum; Nusret’e
    Küpde insan biriktireyim diye bir kaygıya kapıldım.Ne bilirdim ki,nerden bilirdimki;
    küpün dibinien delik olduğunu bir türlü birikim sel olup akmıyor.Olsun Yine umutlarım yine umut.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here