Son günlerde hepimiz evdeyiz. Belki yaşam boyu bu kadar uzun zaman evde oturmamışızdır. Bu bahaneyle şimdiye dek zaman bulup okuyamadığımız kitaplara aç bebekler gibi saldırdık. Çoğumuz durmadan okuyoruz, ben de onlardan biriyim. Okuduğum kitapların içinde en çok dikkatimi çeken kitap, bir öykü oldu. “Güvercinler Uçarken Ölür.”

Güvercin deyince, aklıma hemen Hırant Dink gelir. Barış Güverciniydi. Son yazsı da güvercin üstüneydi. “Bir güvercin ürkekliğindeyim, ama bilirim ki bu ülkede güvercinleri vurmazlar.” demişti. Oysa yüreğine sevgi işlemeyenlerin ne yapacağı belli olur muydu? Sevgiyi tanımayan yüreklere gül uzatsan diken sanırdı. Gülümsesen küfre sayardı. Konuyu dağıtmadan yine kitaba dönelim.

Bir solukta değil de düşüne düşüne okudum. İlgimi çeken betimlemelerin, anlatımların altını çize çize. Sonra araştırdım, yazarın ilk kitabıymış. Çok şaşırdım, çünkü usta elinden çıkmıştı. Bu kadar güçlü bir kalem neden bunca zaman beklemiş diye hayıflandım. Sonra da “Ya hiç yazmasaydı?” dedim. O zaman çok yazık olurdu. Hayatın uğraşısından yazamadan giden bir çok değer biliyoruz. Gerçi “Güvercinler Uçarken Ölür”ün yazarı, henüz yaşlı değil, tam da birikimini sergileme, yazma zamanı. Zaten yazma sancısı girdiyse bir kere içine iflah olmaz, istemese de yazar, başka yolu yoktur. Artık bütün yolları kalemden, düşünceleri öyküden geçer.

Kitabı okuduktan sonra uzunca düşündüm. Bu yazarı bulmalıydım. Alışılmamış bir yazardı. Sisleri yazıyordu, karanlığa fener tutuyordu. Ötekilerin yazarıydı. Eğer ötekileri yazıyorsa birileri, benim için değerliydi. Kitabın içinde yirmi bir öykü vardı. Derler ya “İlk öykü ya okutur ya okutmaz.” diye. Kitabın ilk öyküsü, aynı zamanda kitabın adıydı.

 İlk öykü beni çarptı. Onu okuyunca, kitabı elimde epeyce tuttum, düşündüm. Benzer konuları işleyen bir çok yazar vardı, ama hiç kimse böyle anlatmamıştı. Anlatım akıcı, duru, betimlemelerin önünde saygı duruşuna geçer insan. Size ilk öyküden bahsedeceğim, belki de diğerlerinden anlatmama gerek kalmayacak, kitabı bulup okumanız gerekecek. Duyduğuma göre yazar Antalya’ya imza günü için gelecekmiş. Artık şu toz duman kalkınca.

İlk öykü yukarda da söylediğim gibi “Güvercinler Uçarken Ölür.” Yirmi sekiz sayfa süren, uzunca bir öykü. Oradan bir paragraf yazmak isterim.

 “Aslında simit satmıyorum” dedi. Usturayla doğranmış bir sesle. “İçimde biriken nefesleri kaldırımlara saçıyorum, aldıklarımı dünyaya geri veriyorum….

 Ben eskiden güvercin beslerdim. Hiç birinin güvercinlikte öldüğünü görmedim. Hasta olduklarında, öleceklerini anlayınca, son bir gayretle uçarlar, kalan güçlerini sonuna kadar kullanarak, iyice yükselirler…Nereye düştüklerini kimse görmez….”

“Meraklanma Kabakçı, bu ağabey yaşayan ölülerin yasına gelmiş…..Zehirli mızrak yemiş Truvalı muhafız gibi duvar dibinde tir tir titreyen genç adam, sarsıla sarsıla öksürerek kendine geliyordu….”

Öyküde oya gibi işlenen, yaşamın öteki çocukları, okuyucunun empati duygusuna kılıç gibi uyarıcı olacak güçte. Öykü bitince, şimdiye dek görmezden gelinen, bizden değilmiş diye düşünülen, ötekiler, sokak çocukları, suçlu diye bakılanlar, korkup kaçılanlar, üstüne yürüyüp saldırılanların dünyasına şöyle bir girip çıkacaksınız. Sanki yaşama yeniden başlar gibi hissedip bir daha eski bakışınızı bulamayacaksınız, çünkü okuduğundan etkilenmeyen olamaz.

Yazar, en iyi yaşadığını yazarmış. Yaşamak; ille de bire bir yaşamak değil elbette, gözlemlemek, duyumsamak, tanıklık, empati yapabilmektir. Hayata nasıl bakıyorsa yazar, öylece de görecektir. Bakmasını, görmesini bilmeyen, sosyal yaralara el sürmeyen yazarlar da var elbette, hem de çok. Keyifle okuyup hemencecik unutulan kitaplar onlar. Suya sabuna dokunmadan yıkanmaya çalışanların yazdıkları. Çoğu “Çok satanlar” köşesine bile kurulabilirler. Bana göre içinde evin yoksa boş tane ancak saman olabilir. Oysa dolu başak, yerini uzun süre koruyacaktır.

“Güvercinler Uçarken Ölür” kitabı da dolu bir başak. Yazar, sosyal yaramızın en onulmazına neşter vurmuş. Yok saymakla bu yaranın iyileşmeyeceğinin altını çizmiş. Yaranın kangren olmadan görünmesini istemiş. Yaşadıklarından, görüp anladıklarından süzmüş, ustaca ortaya koymuş.

Öyküyü okuduktan sonra Adana’da yaşayan yazarla internetten yazıştım. Aylarca yazıştıktan sonra, yazarın yüzünü görmeden, yüreğini gördüğümü fark ettim. Ne güzeldi, insanın yüzünü görmeden tanımak . Yüz görülünce, önyargılar harekete geçer, oysa yazılarıyla tanımak daha objektif olabilir. Dostluk defterime bir ad daha yazdım.

 Yeni bir roman bitirmiş, dosyasını istedim, hiç çekinmeden yolladı, okudum. Roman çok uzundu, ama doyumsuz güzeldi. Kısaca sisleri anlatıyordu. Dünyanın geleceği hakkında öyküler örüyordu, okudukça bana doğru gibi geliyordu. Biraz psikolojik, biraz drama ama bolca insan, dostluk, aşk ve doğa  vardı.. Okuyucu kendini ormanın rüzgar sesinde, yaprak hışırtısında, kuş seslerinde, böcek şarkılarında, vahşi hayvanların dostluğunun kucağında buluyordu. Hemen çarıkları çekip ormana koşmak, kahramanlarla kucaklaşma isteği duyuyordu. Yazarın, okuyucuyu öykünün içine çekebilme gibi bir büyüsü vardı. Ben yeni bir yazar, dost, insan tanımaktan mutlu oldum.

 Kalemin hep yazsın Mehmet Emin Yeniçeri, yani MEY. Umarım en kısa zamanda Antalya’ya kitaplarını imzalamaya gelirsin. Sıcacık bir çay sohbetinde buluşuruz. Güvercinler  uzun yaşasın diye. 

7 YORUMLAR

  1. Kitaba fena merak saldım, çok güzel anlatmışsınız, sizin gibi usta bir kaleme bu satırları yazdıran kitap okunmalıktır. Yazarı da tebrik ediyorum. Kitabı not aldım, edinip okuyacağım.

  2. Sayende bu arkadaşı da tanıdım sayıyorum kendimi. İnsan Mehmet Emin Yeniçeri’yi okuyunca kendi güçsüzlüğüne tanık oluyor. Arkadaş, o kadar güzel anlatmışsın ki burada da senin sözcüklerinin gücüne tanık oluyor insan. İyi insanlar! Siz hep var olun, hep de yazın. Hiç durmadan yazın.

  3. ÜSTAD YAZARI YORUMLAMA ÜSLUBUNU ÇOK NAZİK ÇOK İÇTENBULDUM KİTABI OKUDUM COK GÜZEL ANLATMIŞ MEY K
    KARDEŞİM BAŞARININ DEVAMINI DİLİYORUM 50 . YIL ŞİLE LİSESİNDEN SEVGİLERLE .

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here