Av. Ebru Timtik için

Ama şunu da aklına ko:

Başımıza gelen bütün bu şeyler

Dünyada olmamaktan daha iyi.

Hem bizim için hasret falan da neymiş ki,

Sen orda yıldızlara bakar dalarsın,

Ben burada cigaramı yakar dalarım,

İşte olur biter.

Sevgili A. Kadir’in Kırşehir’de sürgünde olduğu yıllarda, 1946’da,  yazdığı ‘Olur Biter’ şiiriyle girdim yazıya.  Ama işim zor hem de çok zor!

Çok yazdım, hep aynı şeyi yazıyorsun diyen dostlarıma ve sevgili kız kardeşime söz vermiştim. Oralardan çıkacaktım. Bir daha oralara dönmeyecek, o yılları ve mahallemizi yazmayacaktım. Ama Anton Çehov yine haklı çıktı, yine döndüm ana yurduma, çocukluğuma, gençliğime. Hem Murat Özyaşar, ‘Ayna Çarpması’ öykü kitabındaki ‘Kış Bilgisi’ öyküsünde : ‘‘ Aya bakarak yürüdüm çok zaman. Yanımda nereye gittiğini bilmenin azabı. Tehlikeli bir şeydir çünkü, çocukluktan uzak durmak. // Herkes dönermiş bir gün kendi uzağına’’

Evet, tehlikeliymiş; üstelik de herkes dönermiş uzağına!

Daha önce de bir başka yazı nedeniyle kurmuştum bu paragrafın bundan sonraki tümcesini. Yaklaşık yirmi yıl arayla dünyaya gelmiş olsak da Ebru’yla aynı mahalledeniz. Ellili yılların başında insanların yerleşmeye başladığı bu mahalle;  Elazığ’ın kuzeyinde, Elazığ’ı kuzeyden kuşatan dağların eteğine ve önündeki ovaya kurulmuştu. Bizim gibi,  Elazığ’ın yerlisi tek tük aile yerleşmişken,  çoğunluğu Dersim’den, Dersim’in ilçelerinden ya da köylerinden yerleşmişlerdi bu mahalleye. Oturanların hemen hepsi Alevi’ydi.

Yetmişlerin ortasına doğru / ortasında, Türkiye’deki her renkten ‘sol’ grubun yazıları mahallemizin  duvarları süslemeye başlamıştı. Çok geçmedi, yetmişlerin ikici yarısında pek çok politik grup mahallemizde örgütlendi. Mahallemiz, bir süre sonra ‘kurtarılmış mahalle’ye dönüştü. Yetişen her genç, mahalledeki siyasi tartışmalardan, grupların verdikleri seminerlerden etkilendi / çok şey öğrendi; kitapla, sanatla buluştu.

Amacım mahallenin tarihini yazmak değil elbette. Pek çok abim, ablam, arkadaşım… öldü, cezaevine düştü, ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.

12 Eylül’den sonra girilmedik ev, gözaltına alınmadık insan kalmadı. Ben 1980’de ayrıldım mahalleden, bir daha oraya dönmedim.    

Bir geleneği vardı mahallemizin. Yetişen her genç okudu, aydınlandı, farklı kentlerde farklı üniversitelere girdiler. Aydınlanma sergüzeşti farklı kentlerde de devam etti ve hemen hepsi Sosyalist oldular. Hayatla buluştuktan sonra, pek çok farklı kentte partilerde, sendikalarda, demokratik kitle örgütlerinde… yöneticilik yaptılar ya da aktif birer üye oldular. Tarih patinaj yapıyordu;  bir kısmı tutuklandı, bir kısmı, mesleklerinden ihraç edildi, bir kısmı yurt dışına çıkmak zorunda kaldı.

Ebru’yla bu mahallenin sergüzeşti nedeniyle buluştu yolumuz.  Ebru, Çağdaş Hukukçular Derneği’nin genel merkez yöneticisiydi. Ben de 2008’de Çağdaş Hukukçular Derneği – Antalya Şubesi’nin sekreteri, 2009’da da şube başkanı oldum, bu görevi 2016’nın Mart’ına kadar sürdürdüm.  Bu nedenle toplantılarda, etkinliklerde, genel kurullarda… bir araya geldik. Dernek işleri bitince oturup mahalleden, mahalleden tanıdıklarımızdan,  konuştuk,  ölenleri yâd ettik,  yaşayanların kulaklarını çınlattık.

2013’ün Ocak’ında ÇHD’ye operasyon yaptılar ve Av. Ebru Timtik’i, Av. Selçuk Kozağaçlı’yı, Av.Nazan Betül Vangölü Kozağaçlı’yı,  Av. Avni Güçlü Sevimli’yi,  Av. Barkın Timtik’i, Av. Günay Dağ’ı, Av. Şükriye Erden’i tutukladılar. İçinde benim de bulunduğum yaklaşık bin avukat,  arkadaşlarımızın avukatlığını üstlendik. İlk duruşma 24 Aralık 2013’te Silivri’de yapıldı, duruşmalara, deyimi yerindeyse,  bir avukat ordusuyla girdik.

Silivri’deki ilk duruşmaya,  Ebru’nun sonraki yıllarda hayatını genç yaşta kaybeden annesi de gelmişti. Yanına gittim, kendimi tanıttım, aynı mahalleden olduğumuzu söyledim. Şaşırdı, kalktı sarıldı, öptü beni. Sonra, çantasının içindeki bir çıkından ‘gömme’ çıkardı verdi, Hızır sesimizi duysun, dedi. Gömme’yi aldım, öpüp alnıma koydum, yarısını avukat arkadaşım Hasan’a verdim. Çocukluğumun kutsal günlerini,  teyze taa oralardan getirip benim avucuma koy(muş) (t)du böylece.  Hızır yardımcınız olsun, dedi; sarıldım, öptüm;  koklaştık, ağlaştık ve ben / biz duruşma salonuna yöneldi(k)m.

‘Gömme’yi, duruşma salonuna giderkenki o dar zamanda Hasan’a anlattım,  durun size de anlatayım. Gömme dağıtma geleneği,  özellikle Dersim ve çeperindeki / çevresindeki Alevilerde yaygın bir gelenektir. Önce un tereyağıyla yoğrularak, hamura dönüştürülür – Çok eskiden sacın bir tepsi gibi kullanılmasıyla pişirilirdi, alttaki sacın üstüne gömmenin üzerini örtecek biçimde bir başka sac konur, altta köz varken sacın üstüne de köz konurdu. Gömme hem alttan hem üstten aldığı ısıyla bir güzel pişerdi.  – ve tepside pişirilir(di). Gömme,  böreğin kare kare bölünmesi gibi, bölünür;   kutsal günlerde,  Hızır Orucu’nda, 12 İmam’da, Gağan(t)’da; kutsal ziyaretlere gidildiğinde; musahiplik ve kirvelik ilişkisi kurulduğunda; bir şeye niyaz edildiğinde;  bir şey dilendiğinde… konu komşuya dağıtılır(dı).  Dersimliler,  ayrıca her Kara Çarşamba ( Çarşamba-yı Sor)’da Dersim kent merkezinin hemen altında,   Harçik’le Munzur’un birleştiği noktadaki Gole Çeto Ziyaretgâhı’na ve Düzgün Baba’ya gittiklerinde de gömme yapar, gelenlere dağıtırlar(dı).

Dünya güzeli anne;  kızları ve arkadaşlarının tahliye olmaları için niyaz tutmuştu, gömmeyi taa Elazığ’dan onun için yapıp getirmiş, bu dilekle dağıtıyordu. Ancak bir iki tahliye olmasına karşın, kızları ve diğer avukatlar tahliye olmadı.

Sonraki günlerde, Ebru’yu Bakırköy Kadın ve Çocuk Tutukevi’nde birkaç kez ziyaret ettim. Dava dosyasını konuşmayı çabucak geçtik,  her defasında, memleket hallerinden ve yine anayurdumuzdan / mahallemizden konuştuk. Geçmişe yolculuk yaptık. Her defasında gözlerimiz doldu. Benden kitap ve benim kitaplarımı istedi. Yolladım. Mektuplar yazdım.   O da bana mektuplar yazdı.  Mektubunun birinde, içinde sulu boyayla yapılmış, denizin ve ufkun birleştiği güneşli bir günün resmedildiği suluboya bir resim gönderdi. ( Ki resim hâlâ kitaplığımın görünen bir yerinde kitaplığımı süsler. )

Aşağıdaki mektubunu anmasam, yazmasam tarihe ve coğrafyaya ihanet etmiş olurum. Ebru’nun bana gönderdiği tarihsiz mektubun zarfının üzerindeki damgada 19 Eylül 2013 tarihi var. Mektubun kenar boşluklarına Enver Gökçe’nin Cevahir Yürekliler şiirinin :’Zulüm / bayraklarına / Küfrettiğimiz / Çağdı / Fırat / Akardı / Munzur / İnlerdi / Ciğerparem / Ve / Cevahir / Yürekliler / Daha / Sağdı / Ve / Malatya / Dağlarında / Keban / Deresinde / Yaban / Keçileriyle / Seğirttim / Kurda / Kuşa / Yem / Oldum / Ben / Halkın / Ulusuydum / Yani / Doğdum / Yeniden / Şimdi / Mor / Işıklı / Ağulu / Bir / Kenger / Dikeni / Oldum / Ve / Yılan / Kemiği / Boğazlara… / Döner / Ha / Dönerim  / Şimdi / Alıcılar / Gibi / Düşmanın / Tarlasına’dizelerini almıştı.

Görülmüştür damgalı mektubuna; ‘Sevgili Nusret Abi’, diye başlıyor ve şöyle devam ediyor:

’’ ‘Şaire şiir yazılmaz.’ Var mıydı böyle bir söz? Yoksa ben mi ürettim? Hem de karşı koyuyorum. Şaire şiir yazılır. Şair hayatın yaratıcısıdır. Hayat başka başka ne türlü yazılır? Bilelim.

Mutlak biliyorsundur Enver Gökçe’nin şiirlerini. Ama ben döndürüp duruyorum elimde kitabı. Bu bizim hayat diyorum. Ve düşünüyorum, şair hayatın şimdiki zamanını gelecek zamana nasıl bıraktı? Geçmiş zamanı şimdiki zamana nasıl getirdi? Neresinden tuttu hayatın, neresinden tuttu insanın, kuşun toprağın? Hareketin hangi anını yakalayıp iz sürdü, durağanı neresinden izledi…

Enver Gökçe Anadolu’nun can damarından,  direnen damarından yakalamış getirmiş koymuş bizim zamanımıza. Getirip koymuş masamıza. Doluvermiş kitabımıza, yazıvermiş kâğıdımıza.

Fırat’ın akıttığı sular toprağımızı. Fırat’ın geçtiği yollarımızı, Keban’da buluşan Munzur’u da anlatmış. Dersim’i, Harput’u, Malatya’yı bir etmiş. Bizim atalar birliği bilirmiş de birileri ayırırmış onları. Anlat desen anlatamaz bugün kendi bile. En geçerli akçe ‘Onlar bizi sevmez olmuş.’ ‘Kanımız içseler doymaz.’ derler birbirlerine. Ne zaman düşman olmuş Fırat’ın iki yakası bilinmez değil ne sebebi ne çaresi… Ahmed Arif diyor ya ’tavuklarımız birbirine karışır’ işte öyle…

Avukatlık yaparken müvekkil ziyaretlerinde yetiştirilemeyen işler olduğunu duyduğumda biraz şaşırırdım. O şaşırmalarımın verdiği mahcubiyetle şimdi olmadı,  yapamadım,  zaman yok gibi sızlanmalarda bulunmam gerek. Ve nihayet bu hafta sonunda mektup yazma işine ciddiyetle eğildim.

Kısa ama dolu mektuplarını aldık. İnsanlığın ve hayatın biriktirdiği erdemlere her türlü temas büyütüyor bizi. Kişisel bir iyilik, erdem değil henüz. Ama insanlığın erdemleri insanda bir kişilik halini alabilir. Bu mümkün ve biz de aday olmalıyız bu da kesin. İşte o yüzden meydanlara açan çiçeklere eğilmemiz. Adalete olan tutkulardan el almak istememiz bundan.

Ne kadar şanslıyız. Elbette yalnızca tesadüf diyerek açıklayamayız ama şanslıyız dememe izin ver. Hapishanelerde şimdiye dek biriktirdiklerimizi tasnif ediyoruz. Birleştiriyor, yeni ışıkları görüyoruz.   

İnsan-ı kâmil olmalı diyoruz.   Her taşı inci zannetmeyen cahiller değil.

Nasıl olduğumu sormuşsun ya mektupta cevap vereyim diyorum. Ama nasıl anlatayım diye de kıvranıyorum. Sadede gel diyorsun. Sade olsun.

Okuryazarız. Düşünür yazarız. Yeterli mi değil elbet ama yolumuz açık.

Mektuba ara verip bir çay almaya indiğimde gazeteler gelmişti. Yazar çizerler yine Y kuşağından bahis açmışlar. Ziyaretçilerimiz de Haziran ziyaretlerinde 90 kuşağından söz ediyorlardı.  Bu 90 kuşağı nedir böyle, biz görmemişiz, farkına varmamışız diye düşünüyorken bir de baktık ki bizim mahallenin gençleriymiş. Bu,  güzel yazı yazan, iyi etiket meraklısı pazarlamacılar daha dün çoluk çocuk diye burun kıvırmıyorlar mıydı? Demek bizim mahallenin çocukları 90 kuşağıymış. O, bilinçsiz bulup okumuyorlar diye dikkate değer görmedikleri gençlere güzellemeler dizmeler de nesi? Hasbinallah, hasbinallahü ni mel vekil.

Aman efendim bu doksan kuşağı kimseye benzemiyormuş, onlar bir başkaymış, ideolojilerin değil, özgürlüklerinin peşinden koşuyorlarmış. Bir de esprililermiş. Tüm tabuları yıkmışlar. İnanan-  inanmayan; Beşiktaşlı – Fenerbahçeli; Türk – Kürt demeden herkesi bir araya getirmişler.

Bugüne kadar söylenmeyenleri söylemişler. İdeolojileri aşmışlar. Sol da kös kös oturup bakmış. Cep telefonlarından mesaj atıp twitter, facebook üzerinden örgütlenmişler. Sosyal medyayı iyi kullanmışlar. Onlar çok farklılarmış. İnternet çocuklarıymışlar, ama çok pişman olmuşlarmış bu çocuklara apolitik dedikleri için. Meğer apolitik değillermiş falan filan… Yeni yepyeni daha yeni şeyler keşfedip durdular. Evet, elbette bazı doğruları tekrar tekrar hatırlatmanın zamanıdır. Evet, doğru hareketin sıcağında öğrendiklerimiz daha kalıcı ve daha aydınlık görünüyor. Ama elbet gücün peşinden gitmenin teorize edilmesi bu çaba.

Geçen ziyaretçilerimden biriyle konuşurken dillendirmek gereğini duydum. Halkı yeni mi keşfettiniz diye… Neyse her halde iyi oldu. Biz de mutlu oluyoruz tabii. Gülerek ölüme gidenleri, halaylarla, sloganlarla, karşılayanları evvelce öğrenebildiğimize. Espri arıyorsunuz, ısrar nedir, kararlılık nedir? Halk kimdir? Gücü neye benzer? Yaratıcılık mı buyurun F Tipi ürünler sergisine… Ne diye uzatayım sözü? Hem mutlu olduk hem sitem ettik hem de heyecan duyduk bu süreçte.

Hatta E – 5’ten Taksim’e yürüyen kitlenin slogan seslerini dinledik gecenin 3,5’unda. Daha ne olsun!

Lafı uzattım. Hayyam’dan bir dörtlük yazarak veda edeyim.

Bu dünyadan korkar mı sanırsınız beni,

Ölmekten mi korkar sanırsınız,

Canımın, bırakıp bedenimi, gitmesinden mi?

Ölüm gelip gelmemiş umrumda değil.

Yolumu kesen insanca yaşayamamak ’’

Ebru bu! Kısacık mektubunda insanın insanlaşma serüveninden, Anadolu’da yaşayan halkların kardeş olması gerektiğinden, şiirden, şiirimizden… söz ediyor.  Gezi sonrasını irdeliyor, mektupta dahi burjuvazinin kalemşorlarıyla hesaplaşıyor, onların utanmazlığını yüzlerine çarpıyor ve hayatın bir kez daha bizi haklı çıkardığını anlatıyor.

Ebru, şimdi ölüm orucunda.

Canım yanıyor, yüreğim titriyor.

Sözümün hükmü var mı sahi?

Şair sözünü kim dinler ki?

Ben yine de söyleyeyim sözümü.

N’olur ölme Ebru!

N’olur kimse ölmesin!

 ‘gene korkunç çatırtılar halinde kurulacak / dünyamızın geleceği.’ diyor ya A. Kadir, o geleceği görmeden ölmek yok öyle, mızıkçılık yok öyle…

Ya da bizim mahallenin sözcükleriyle söyleyeyim hadi,  cığızlık yok öyle!

‘Yalanım yok, sözüm erkek sözüdür.’ diye söz verir ya Ahmed Arif,  söz;  siz iyileşin, ben mahallemize gidip ‘gömme’ dağıtacağım. Hızır lokması bu, diyeceğim. Bir de sizin için,  A. Kadir’in 1943’te Balıkesir’de sürgündeyken yazdığı,  şu şiirini bağıra çağıra okuyacağım.

DÜNYAMIZIN

GELECEĞİ

Düşman zulmediyor.

şehirler yanıyordu.

Bir sıra alevdi gökyüzü, toprak

ağaçlar, koyunlar ve çocuklar

                       bir sıra alev

Sen gözlerini yummadan,

             korkmadan

                     titremeden bak.

Korkunç çatırtılar halinde gidiyor

binlerce kilometrelik toprakta

                       İnsan emeği

Yavrucuğum,

gene korkunç çatırtılar halinde kurulacak

                  dünyamızın geleceği.

Ben korkusuz ve kuşkusuzum.

Domuzuna inanıyorum.

                                                                                                 Nisan – 2020

                                                                                            Coranavirüs Günleri

                                                                                                     Antalya

Derkenar: Bu yazı artı gerçek’te 22.04.2020’ de yayımlandı. Ebru ölmesin diye,  bir de burada…

Nusret Gürgöz, 1962 Elazığ doğumlu. 1984’te Dicle Üniversitesi – Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü; 1997’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Bir süre öğretmenlik yaptı. Bu aralar avukatlık yapıyor. 2009 – 2016 arasında Çağdaş Hukukçular Derneği Antalya Şubesi Başkanlığı yaptı. 1990’dan bu yana şiir ve deneme ağırlıklı olmak üzere ürünleri sanat – edebiyat ve meslek dergileri ile internet sitelerinde yayımlanıyor.  Düşbilgisi ( Çocuklar için şiirler – Kora yayın / 1998), Ağıdım Kuşlara Kalır ( Şiirler – Kora Yayın / 1999), En Hakiki Hayat Hikâyeleri ( Deneme / Anlatı,  Berfîn Yayınları – 2004),  Okuntu ( Şiirler – Kora Yayın / 2006) adlı yapıtları var. Antalya’da yaşıyor. Yazıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here