Sizleri görüyorum, bahçemizdeki çamlar,

Bütün gün gölgesinde oynadığım dost badem.

Derken dallardan, ılık iniveren akşamlar:

Evine dönen babam, camda bekleyen annem.

Ah, bütün sevdiklerim, bütün kaybettiklerim!

Neyi arayım, yerde kurt, göklerde yıldız mı?

Babam, annem, evimiz, bahçem, çitlembiklerim,

Sizler rüya mıydınız, sizler yaşadınız mı?

Evimizi yıktılar!

Böylesine bir yalın tümce işte!

Öyle mecaz falan değil; gerçekten evimizi yıktılar.

Ziya Osman Saba ile girdim ya yazıya;  Behçet Necatigil’le devam edeyim:

‘’ ‘Çocukluğum; çocukluğum,

Ah o cennet ülke

Bir daha ele geçse!’

Dediklerini duydum

Kaybedilmemiş ki

Hâtıralar sağ olsun!

Işıkları yandıkça

Yeri belli çocukluğun.

Ya canından bezmiş kaçıp

Sığınmışsanız bir ormana,

Acaba o zaman da

Çocukluğu arar mısınız?

Benim de arkamda

Renkli taşlar olsaydı

Çocukluğuma giden yolu

Bulmam kolay olurdu.’’

Çocukluğumuzu yıktılar, ergenliğimizi yıktılar, gençliğimizi yıktılar; annemin, babamın emeklerini,  tüm zamanlarını… yıktılar.

Bu ülkenin yazgısıyla koşuttur bizim yazgımız da…  

Babam ve annem ellilerin ikinci yarısında tası tarağı toplayıp Harput’un bir köyünden gelip yerleşmişler çocukluğumuzun şenliği bir kenar mahalleye.  Birkaç yıl kiracı olmuşlar başka yoksul evlerde. Sonra bizim doğup büyüdüğümüz, sonra işte site inşaatına kurban giden evimize taşınmışlar. Daha doğrusu toprağı kararak, kerpiç dökerek…  evi inşa etmiş, sonra taşınmışlar.

Kulakları çınlasın annem:’ İki yıl sıvasız oturduk, evi ilk yaptığımızda.’ derdi hep. 

Toprak damlıydı evimiz, çatımız yoktu. Çatıyı ancak biz kardeşler, hayata atılıp babamıza yardım edebilince,  seksenlerin ikinci yarısında yaptırtabilmiştik. Çatı yapılınca, ev damlamadığında,  annemin.’Oh! Dünya varmış!’ dediğini de bugün gibi anımsarım.

Kışın karda dama çıkar, sürütme ile karları damdan aşağı sürerdik. Yağmurda loğla ( İç Anadolu’da yuvak dendiğini yıllar sonra öğrendim.) damı loğlar, evin damlamasını engellemeye çalışırdık.

Sanki sözleşmiş gibi kentin tüm Alevi köyleri bu kenar mahalleye akmıştı bir süre sonra. Bu nedenle hiçbir hizmet gelme(z)di mahalleye. Su bile, ben üniversitedeyken, seksenlerin ilk yarısında gelmişti. Bu tarihe kadar, evin tüm ihtiyaçları mahalle çeşmesinden kovalarla taşınan suyla karşılandı. Evi ilk yaptıklarında köyden getirip bahçemize diktikleri dut ve zerdali ağaçları da mahalle çeşmesinden taşınan suyla büyütüldü ve yaşatıldı. Suyun eve geldiği zamanlarda da annemin derin bir ’oh’ çektiğini de bugün gibi anımsarım.

Biz yedi kardeşin,  ben de dahil beşi,  bu evde dünyaya gelmiş,  tümümüz bu evde büyümüş, her birimiz farklı hayatlar kurmuş ve bu evden uçmuştuk. Biz uçunca, babam ve annem yalnız kalmış, mahallemizin biraz daha altında bir başka ev almışlar ve o eve taşınmışlardı. Yeni evleri kaloriferliydi.’Artık yapamıyorum oğlum, kalorifer bir rahatmış, annen de bir rahat etti ki!’ diyordu telefonda sevgili babam. Hayat çok acımasız ki kısa süre sonra sevgili babamızı kaybettik.

Ellilerin ikinci yarısında yapılan,  doğup büyüdüğümüz o evi,  iki binlerin başında başka ellere teslim ettik.

Sızıydı içimizde o ev. Her fırsatta eve gittik, evi seyrettik, ağaçlarını sevdik, kuruyan ağaçlara üzüldük, yeni sahibine eve bakmadığı için ilendik. Tek tük kalan eski komşularımızla sohbet ettik. Dertleştik, sarıldık, ağlaştık.

Sonra işte evimizi yıktılar,

Roni Margulies ‘Otopark’ şiirinde şunları söyler:

‘…

Bir köyün boşaltılması nasıl bir şeydir?

Bir köy yıkıldığında ne kalır geriye?

Yollar asfalt değilse zaten,

Beton ve metal değilse binalar,

geri mi döner yakılan bir köy doğaya?

Toplanıp herkes götürüldüğünde

toprakla ağaçlar mı kalır geriye?

Götürülenlerden biri geri dönse yıllar sonra,

neler görür doğup büyüdüğü yerde?

‘’Şurada Dilan’ı öpmüştüm bir keresinde,’

‘’Karpuz çalardık geceleri gelip şuradan,’’

diyebilir mi bir ırmağın kenarında durup?

Anılar da silinir mi yoksa köyle birlikte?

Bir köyün boşaltılması nasıl bir şeydir?

Canlandıramıyorsam da aklımda hiç,

Bir ipucu buldum sanıyorum kendi hayatımda:

Kıyaslanacak gibi değil besbelli ama

küçükken top oynadığım parklardan biri

kat otoparkı oldu birkaç yıl önce.

O gün bugündür önünden her geçtiğimde

kocaman bir beton yığını değil de,

yeşil, küçük bir park görüyorum ben yine.’

Sevgili Roni yakılıp yıkılan, boşaltılan bir köyün neler yaşadığı sormuş işte.

Peki, yıkılan bizim evimiz, neler yaşar, neler düşünür?

Babamın her şeyi yoktan var eden emekçi elleri hatrında mıdır?

Annemin her şeyi yoktan var eden emekçi ellerini anımsıyor mudur?

Bizim, biz çocukların evden uçup gitmesi hakkında ne düşünür?

Ağaçları, saçaktaki kuşları, her ilkyaz odunlukta yavrulayan sokak kedilerini… öksüz bıraktığımız için bize kızıyor mudur?

Babamın botanik bahçelerine taş çıkaran çiçeklerini ve çiçeklere verdiği emeği unutmuş mudur?

Kedilerimiz Mamo’yu ve Minnoş’u yâd ediyor mudur?

Pazardan alıp büyüttüğümüz civcivlerin sesi kulaklarında mıdır?

Yetmişlerin ikinci yarısında faşistler mahallemize kurşun yağdırdıklarında, duvarına aldığı yarayı hatırlıyor mudur?

Mahallede, faşist saldırılara karşı,  nöbet tutan devrimci abilerimize ve ablalarımıza yemek taşıyan annelerimiz gözlerinin önüne gelir mi?

Seksenden sonra açık cezaevine dönüşen mahallemizdeki zulüm usunda mıdır?  Basılan evleri, yerlerde sürüklenen anneleri, kurşunlanan gençleri, genç kızları belleğinde taşıyor mudur?

Arka bahçeye bakan odada günlerce, gecelerce okuduğum kitapların çetelesini tutmuş mudur?

Banyo sobasında yakılan kitaplar için üzgün müdür?

Duvarımıza bir gece vakti yazılan ‘Tek Yol Devrim’ sloganını anımsıyor mudur?

İlk torunun bu evde dünyaya geldiğini, burada emeklediğini, ilk sözcükleri burada söylediği aklında mıdır?

Bizi anımsıyor mudur?

Bizi seviyor mudur?

Evimizi yıktılar işte.

Sur’da, Nusaybin’de, İdlib’de, Halep’te, Afrin’de, Tel Abyad’da, Rakka’da, Kerkük’te… savaşlarda; Acıpayam’da, Bahçesaray’da, Sivrice’de, Doğanşehir’de… depremlerde yıkılan evler yanında benim acım ne ki?

Böyle bir yazı yazdığım için evleri başlarına yıkılan, yeri yurdu kalmayan, sokaklarda yaşayan, yollara düşen… insanlar, ne olur, beni affetsin!

Ama ateş düştüğü yeri yakıyor işte!

Ateş düştüğü yeri yakıyor!

Yazmasam, çocukluğum küsmez mi,  darılmaz mı bana?

‘Herkesin Evi İçin’ şiirindeki bu bölümü almasam, Ziya Osman Saba bana kızmaz mı, gücenmez mi?

Kızmasın,  gücenmesin yazıyorum işte:

‘ …

Bilirsin oralarda çorba piştiğini,

Beşikler sallanıp

İnsanların seviştiğini.

Her ev ‘’ garip kuşun yuvası’’,

Sen yapmışsın onları sen koru!

Göreyim her evin yerinde durduğunu,

Her akşam, üstlerinde yıldızlanan gök kubbesi,

Kapı önlerinde çocukların sesi…’

Ah, Ziya Osman elbette!

‘Kapı önlerinde çocukların sesi’

Kapı önlerinde çocukların gülüşü!

                                                                                      Ocak – Mart / 2020

                                                                                               Antalya

Nusret Gürgöz, 1962 Elazığ doğumlu. 1984’te Dicle Üniversitesi – Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü; 1997’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Bir süre öğretmenlik yaptı. Bu aralar avukatlık yapıyor. 2009 – 2016 arasında Çağdaş Hukukçular Derneği Antalya Şube başkanlığı yaptı. Düşbilgisi ( Çocuklar için şiirler – Kora yayın / 1998), Ağıdım Kuşlara Kalır ( Şiirler – Kora Yayın / 1999), En Hakiki Hayat Hikâyeleri ( Deneme / Anlatı,  Berfîn Yayınları -2004),  Okuntu ( Şiirler – Kora Yayın / 2006) adlı yapıtları var. Yazıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here