söyleşir

evvelce biz bu tenhalarda

                        ziyade gülüşürdük

pır pır yaldızlanırdı kanatları kahkaha kuşlarının

ne meseller söylerdi mercan köz nargileler

      zamanlar değişti

                        ayrılık girdi araya

                                     hicrana düştük bugün

Çok yaşlıydı. Elleri titriyordu. Hastanede sıramızı bekliyorduk. Yan yana oturuyorduk. Elindeki sağlık karnesini yere düşürdü. Karneyi yerden aldım, uzattım, ’buyur amca’  dedim. Karneyi aldı elimden, teşekkür etti.

‘Sen ne iş yapıyorsun?’ dedi, ardından.

O tarihlerde öğretmendim; Öğretmenim, dedim. Kanımız ısınmıştı. Başladı anlatmaya: ‘   Bu ülkenin çağdaş olması için çok şey yaptık; ancak, bizi hiç sevmediler, hep sürüldük, hep itildik, çok üzüldük…’ dedi.

1969 TÖS Boykotu’na, 1978’deki TÖB – DER’in Maraş Katliamını kınama boykotuna katılmış. İlkinde sürülmüş, ikincisinde açığa alınmış, uzun süre sonra mesleğine geri dönmüş, bir kez daha sürülmüş.  ‘Artık kimseyi göremiyorum, sağlık koşullarım elvermiyor,  buraya bile zar zor geliyorum.’ diyor.

Seksenlerde emekliye ayrılmış, seksen sonrası kurulan sendikalara yetişememiş.

Sırası geldi, bastonuna dayanıp yerinden güçlükle kalktı,  kolundan tuttum,  kapıya kadar eşlik ettim.  Elimi avucunun içine aldı,  gözlerime baktı. ‘İyi ki varsınız, verdiğimiz emek boşa gitmemiş.’ dedi.

Antalya’dan Alanya’ya duruşmaya gidiyordum. Sabah saat sekiz sıralarında Alanya’ya çok yakın olan Konaklı’da kahvaltı için mola verdim. Kahvaltımı yaptım, zamanım vardı, bir keyif çayı söyledim,  gazetelerimden Cumhuriyet’i açıp okumaya başladım. İçeriye kalabalık bir turist grubu girdi. Uğultuyla konuşmaya başladılar. Servis şoförü yan masaya oturdu. Çay söyledi. Birden gözü gazeteme takıldı. ‘ Bu gazete yüzünden beni bir dövdüler, bir dövdüler.’ dedi.

Nerde, ne zaman dövdüler, dedim.

Ereğli’de, 1979’da, dedi.

Faşistler yapmıştır, dedim.

Şaşırdı,  ‘Yav ben epeydir böyle lafları duymamıştım, hee vallahi faşistler dövdü.’ dedi.

Gazete yüzünden değil ama ben de faşistlerden dayak yedim,  dedim. Güldü. Sevgiyle gözlerime baktı.  Memleket hallerinden,  başka şeylerden de konuştuk.

Kalkma zamanı gelmişti. Kalktım. Elimi uzattım. Tokalaştık. Ödemeyi yaptım, çay parasını da ben verdim. Yapma yav, ben öderim, dedi mahcup oldu.

Rahat ol, bir yoldaşıma çay ısmarlamışım çok mu,  dedim,  el salladım, arabama bindim,  motoru çalıştırdım.

Masadan ayağa kalktı, uzun uzun el salladı.

Kornaya şöyle bir dokundum.

Antalya – Korkuteli Adliyesi’nde duruşma bekliyordum. Yaşlı bir avukat amca yanıma geldi, okuduğum kitaba baktı, yahu senin gibi gençler kaldı mı,  dedi.

Kaldı işte, dedim.

Başladı anlatmaya, Elmalı’da toprakları işgal etmişler, toprak ağalarına karşı savaşmışlardı. Avlan Gölü’nün kurutulmasına karşı direnmişlerdi.

Rivayet odur ki o yıllarda Denizler de gelmiş oraya: Kulağıma eğildi, bunu fısıltıyla söyledi.

Talip Apaydın, Mahmut Makal, Sevgi Soysal, Nazım Hikmet, Hasan Hüseyin… okumuştu.

Yenilerden söz ettim ona.

Birçoğunu ilk kez duyuyordu.

Üst üst üste üç çay ısmarladı.

Her gittiğimde buldum Fahrettin Amca’yı.  Fahrettin Amca,   meğer ilçede cimriliğiyle ünlüymüş; ancak bana iki kez yemek ısmarladı. Seni sevmiş, öyle kolay kolay kimseye yemek ısmarlamaz, değerini bil, dedi Fahrettin Amcayı seven bir diğer avukat.

Anıl aradı beni, babam gözaltında, dedi. Gittim. Ramazan Amca’yı sosyal medya paylaşımları nedeniyle gözaltına almışlar. İfadesinde bulundum. Şubeden çıktık. Bir yere oturup birer çay içtik. Yetmişine gelmişti Ramazan Amca. Bugüne kadar hiç durmadığı gibi bu yaşına karşın hâlâ da kıpır kıpırdı. Susmak nedir bilmiyordu.

Altmışlı yetmişli yıllarda sosyalist partilerde, seksenden sonra insan hakları örgütlerinde ve yine sosyalist partilerde çalışmıştı.

Solun tarihi sanki bedeninde cisimleşmişti;  bilmediği, anımsamadığı hiçbir şey yoktu.

Bir gün aradı beni, çok hastayım, ölüyorum, dedi. Dur hele Ramazan Amca,  daha devrim yapacağız, dedim.

Güldü,  vallahi ben gidiyorum, siz yapın,  dedi.

İyi şimdi Ramazan Amca, yargılanıyor; ama dert etmiyor.

Bu da ne ki,  diyor.

Isparta Adliyesi’nde duruşma bekliyordum. İnce uzun, kavruk bir avukat yanıma yaklaştı. Okuduğum Cumhuriyet’e baktı,  çok önceleri ben de okurdum, artık okumuyorum, hatta bizim ilçeye gelmiyor dahi, dedi.

Isparta Yalvaç’tandı. Eski öğretmendi. TÖB – DER’le yolları kesişmişti.

Zaman akmış, kasabaya, yeni mesleğine sıkışmıştı.

Geçmiş uzaktan el sallıyordu.

Telefonlarımızı alıp verdik birbirimize.

Yalvaç’a gelin, misafirim olun,  dedi.

Enzo Traverso, ‘Solun Melankolisi / Marksizm, Tarih, Bellek’ * adlı yapıtında, solun insanlık tarihinden süzülerek, günümüze ulaşan tarihini ‘melankoli’ bağlamında işler. Paris Komününden, 1917 Ekim Devrimi’ne; oradan Berlin Duvarı’nın yıkılışına uzanan tarihsel çerçevede,  yenilgimizden yeniden devrim üretmenin yollarını arar. Kimler yoktur ki tarihsel bağlam içerisinde irdelenen: Marks, Engels, Lenin, Troçki,  Hegel, Auguste Blanqui, Gustave Courbet, Rosa Lüxemburg, Walter Benjamin, Pieter Braguel, Adorno, Daniel Bensaid…

Sonra Latin Amerika, Çekoslavakya ve bir de Pol Pot deneyimi ki hepsi solun tarihine içkindir Enzo Traverso’ya göre.  Öyledir de…  Traverso,  1989’da ‘reel sosyalizm’in çöküşüne ve Berlin Duvarı’nın altında kalışımıza getirir sözü.

‘’ Traverso ,  ‘Atalete kapılmış ve teslimiyet içinde boyun eğmiş geçmiş okuması değil, tarihi bir ‘kurbanlar silsilesi olarak görmeyi reddeden isyancı bir melankoli tarifi yapıyor. ‘

‘Bu yeni tanımda melankoli; matemi dağıtan ve radikal eylem için geçmişi bugünde seferber eden, güçlü ve besleyici bir damar olarak karşımıza çıkıyor.’   ‘’ deniyor kitabın arka kapak tanıtımında.

Treverso ise diyor ki:’’… Ufuk gözden kaybolmuş; geçmiş ise savaşlarla, totalitarizmle ve soykırımlarla yüklü, doymuş bir bellek haline gelmişti. Tarih meleği yeni bir yenilgiyi izleyen o korku dolu bakışlarıyla ortaya çıkmıştı yine. Bu bağlamda, ‘günümüzde ütopyacı mirasla devrimci projenin ittifakı dağılmıştır.’ diyordu Bensiad.’’

Bensiad’la kavgasının ardından kitabı şu tümcelerle bağlar Treverso :’ Diğer bir deyişle, dünyanın dönüşümü melankolik bir bahisti; ne riskli ne de aptalca, bellekle beslenen, iradeci olduğu kadar akla da dayanan, ‘stratejik hipotezlerin ve düzenleyici ufkun’ bir bileşiminden oluşuyordu.’ Ernst Bloch, Bensiad’ın hoşuna gitmeyen bir formülle tanımlayabilirdi bunu:’ Somut ve de mümkün bir ütopya.’’

Yazının başında anlattıklarım, benim yakın zamanlarda yaşadığım tekil örnekler. Anadolu coğrafyasının halklar ve inançlar kavşağı olmasını renkliliği yanında, Anadolu’da müthiş bir aydınlık damar var. Şeyh Bedrettin’den Pir Sultan’a, Meslekî’den Ozan Emekçi’ye, Ehmedî Xani’den Sılo Qız’a, Tevfik Fikret’ten Sennur Sezer’e… uzanan olağanüstü bir damar bu damar! .

Siz de gittiğiniz küçük bir köyde, ya da ilçede veya kenar bir mahallede, velhasıl bu ülkenin her bir adımında bu damardan beslenmiş yüzlerce insanla karşılaşabilirsiniz.

Ama, ne diyeyim,  Mamak Zindanı çökmüş üstümüze!

Diyarbakır Zindanı çökmüş üstümüze!

Berlin Duvarı çökmüş üstümüze!

Arnavutluk çökmüş üstümüze!

Yugoslavya çökmüş üstümüze!

Suruç çökmüş üstümüze!

Sur çökmüş üstümüze!

Kargaşa çökmüş üstümüze!

Sevgisizlik çökmüş üstümüze!

Biz çökmüşüz bizim üstümüze!

Şiir düzeyine çıkaramadığım için kitaplarıma almadığım / yayımlat(a)madığım arşivimde duran, 12 Eylül sonrasını işlediğim / betimlediğim bir şiirimde şöyle demiştim yıllar önce:

‘… Hasretin pusatsız çocukları olduk  /  kent köşelerinde kaldık serçe ürkekliğinde…’

Kent köşelerinde değiliz yalnız; her birimiz her yerdeyiz ve darmadağınız,  artık!

Oysa,‘Somut ve de mümkün bir ütopya.’’ mümkün bu topraklarda.

Bu topraklarda bu damar var!

o şehrâyin çıkar mı akıldan

çarkıfeleklerin renk renk geceye dağılması

sırılsıklam âşık incesaz

      kadehlerin mehtaba kaldırılması

                          adeta düğün

hayat zamanda iz bırakmaz

bir boşluğa düşersin bir boşluktan

birikip yeniden sıçramak için

                                              elde var hüzün

Evet;

‘Somut ve de mümkün bir ütopya.’’için;

‘elde var hüzün’

                                                                           Aralık – 2019

                                                                             Ocak – 2020

                                                                         İstanbul / Antalya

*Enzo Traverso, Solun Melankolisi Marksizm, Tarih ve Bellek: İletişim Yayınları – 2018

Şiir: Attilâ İlhan – Elde Var Hüzün

3 YORUMLAR

Abdullah bakadan için bir cevap yazın İptal

Please enter your comment!
Please enter your name here