‘Dünyayı gezegeninin tek bir uzay gemisi ve yazgımızın da ortak olduğunu görmediğimiz sürece onu daha fazla yürütmemiz mümkün değildir. O, ya herkesin malı olacaktır, ya da hiç kimsenin.’ (B. Fuller)

        Profesör Doktor Mahmut Yanar’ın “Evrimsel Perspektiften Salgın Hastalıklar ve COVID – 19” başlıklı yazısını okuduktan sonra yaşadığımız küresel sorunu biraz daha doğru anladım. Bu bilim insanı yazının başlangıcında, modern evrim görüşünün mimarı sayılan Theodosius Dobzhansky’nin düşüncelerinden alıntılar yaparak şöyle diyor: ‘ Evrimsel biyoloji, tüm yaşam bilimlerini destekleyen temel bir kavramdır. Onun ışığı olmadan biyolojide hiç bir şey anlamlı değildir.’ Ve devam ediyor:

        ‘AIDS ile 50 yıldır süren mücadele deneyimi bize evrimin mantığını ve onun motoru sayılan mutasyon (değişim) ve doğal seleksiyonu (doğa koşullarına uyum sağlayarak hayatta kalabilme) kavramadan patojenlere (hastalık yapan mikroplar) karşı  verilecek savaş yetersiz kalacaktır. Hastalara verilen ilaçlar birkaç yıl sonra tedaviye yanıt vermemeye başladılar. Çünkü virionlar evrimleşerek ilaca karşı dirençli popülasyonlar (ortak bir atadan gelenler) oluşturdular. Yani virüsler  doğal seçilim (doğadaki yaşam koşullarına uyum gösterme) yoluyla evrimleştiler.’

        ‘İşte bu nedenle HIV (Human İmminodeficiency Virüs) virüsünün öyküsü oldukça iyi izlenmiş, COVID-19 ile mücadelede de o kadar başarılı olunacaktır. Çünkü virüslerle mücadelenin en zorlu yönü bu canlıların mutasyon hızlarının çok yüksek olmasıdır. Viral hastalıklarla mücadelenin temelini virüse özgü enzimlerin (kimyasal tepkime arttıran biyomoleküller) inhibe edilmesi (engellenmesi) oluşturmaktadır. ‘

        Bilim insanı özetle, virüsle mücadelenin aynı zamanda evrim kuramının canlı tanığı olduğunu; evrimin bir kuram olmaktan fazla bir olgu olduğunu söylemektedir. Çünkü canlılar doğası gereği yenilikçidir. Mutasyon sayesinde genetik yazılımlarını değiştirerek yeni ortamlarına uyum sağlarlar. Değişmeyi beceremeyen muhafazakar canlılar ise tarih sahnesinden silinirler.

        Yani salgın hastalıklar dün vardı, bugün de varlar, yarın da var olacaklar. Bununla baş etmenin yolu evrimin mantığını anlamaktan geçer. Patojenlerin var olmak ve neslini sürdürmek için evrimsel yarışta geliştirdikleri strateji ve taktikleri ne kadar iyi anlarsak onlara karşı daha etkin mücadele edebiliriz.

        Diğer korona virüslerinde olduğu gibi, tartışmalı da olsa, bu virüs için yarasalar doğal rezervuar (depo), bir başka hayvan ise ara konakçı, insanlar da terminal konakçı olarak işlev görmektdir.

        Mortalitenin (ölüm oranının) düşük olması ise enfekte olmuş bireylerin sağlıklı bireylerden yalıtılmasıyla açıklanabilir.

        ABD’ndeki Scripps Araştırma Merkezi kaynaklı şu güncel bilgi oldukça dikkatimi çekti: ‘ Yeni virüsün insan hücrelerine tutunmakta etkili olmasının nedeni genetik mühendislik değil, doğal seçilim kaynaklı ve doğa, bilim insanlarından daha zeki.’

        Montaigne bile bundan yaklaşık 500 yıl önce şöyle açıklamış: ‘Doğanın yasaları bizim yaptıklarımızdan her zaman daha akıllıcadır.’

        Buradan da anlaşılmalıdır ki tek hücreli olsun, karmaşık olsun her canlı ısı, ışık ve nem bakımından uygun ortamın ürünüdür. Doğada güçlü olanlar değil değişime ayak uyduranlar hayatta kalmaktadır. Unutmayalım ki dört buçuk milyar yıllık doğanın aklı hafife alınacak bir akıl değildir. Doğa kendi aklıyla kendini var etmeye ve varlığını sürdürmeye çalışmaktadır. Ama ne yazık ki, aslında doğanın bir aksesuarı olduğu halde kendisini doğanın sahibi ve egemeni sayan insan soyu, uyguladığı ekenomik ve sosyal politikalarla doğayı, yani özünde kendisini yok etmeye çalışmaktadır. Küresel ve yerel ölçekteki siyasiler de “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” liberal zihniyetiyle bu gidişe destek olmaktadırlar.  

        Bir yandan Mars’a uzay aracı gönderirken diğer yandan hastalıkların pençesinde kıvranan; bir yandan uydular arası iletişim kanalları yaratırken öbür yandan burnunun dibindeki insanı anlamaya yanaşmayan adına uygarlık dedikleri ucube durumu gördükçe şu düşünceye hak vermemek elde değil:

        ‘Tanrı karıncayı yok etmek isterse ona kanat takarmış.’

……………………………………………………….

(1)- Bu yazıda belirtildiğine göre ‘insanlık tarihinin en ölümcül yıkımları, ülkeler arası savaşlardan çok salgın hastalıklardan meydana gelmiş.’

A)- 1347-1352 yıllarında Avrupa’da baş gösteren veba hastalığı o tarihlerde 75 milyon olan dünya nüfusunun 25 milyonunu öldürmüş.

B)- 1492 yılında Amerika’nın keşfiyle Avrupalı’ların yeni kıtaya getirmiş olduğu çiçek, kızamık, grip, tifüs gibi hastalıklar Amerika’da yerli nüfusun %95’inin ölümüne neden olmuş.

C)- Aynı salgınlar Avrupalı’ların 1713’te Afrika’yı; 1788’de Sidney’i (Avustralya) işgal etmesinde de görülmüş.

D)- 1918’de 50-100 milyon insanın ölümüne neden olan grip salgını 1. Ve 2. Dünya Savaşları’nda ölen insan sayısı kadardır.

E)- 1959 yılında ortaya çıkan HIV virüsünden ölen insan sayısının yakın zamanda 90 milyona ulaşacağı tahmin edilmektedir.

1 Yorum

  1. Engels yaklaşık iki yüz yıl önce insan-doğa ilişkisini şöyle açıklamış: “Doğaya karşı kazandığımız zaferler karşısında başımız dönmemelidir. Çünkü doğa, bu zaferlerden her birinin öcünü alır. Her bir zafer başlarda gerçekten bizim beklentilerimizi karşılar, fakat sonrasında tamamen farklı ve beklenmedik bir etki yapmaya başlar ve genellikle baştaki başarıları ortadan kaldırır.”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here