“Çölü güzel yapan şey, bir yerlerde su kuyusu saklıyor olmasıdır.” Saint Exupery

Yıllardır taşıdığım bir özlemdi Dersim’i gezmek. Kadın Yazarlar Derneği ile program yaptık, salgın hastalık karşı çıktı, gidemedim ama dilimden de düşürmedim. Taki Nigar Duru’dan telefon gelene dek. “Kamile herkes korkuyor salgın hastalıktan, gel ikimiz gidelim Dersim’e” dedi. “Tamam” dedim ama aslında ben de korkuyorum. Söz verince de dönemedim, iyi ki de dönememişim.

Yaşamımın en güzel gezisini gerçekleştirdim. Bunda elbette yanımdaki arkadaşın rolü var. Aynı dili konuştuğun arkadaşla gezmenin ayrıcalığı da başka oluyormuş.

Gezi turunda otuz kişiydik, ben yalnızca Nigar’ı tanıyorum. Yolcuların altısı doktor, sağlığımız güvende. Çoğu kadın, o da ayrı bir güzellik. Malatya’ya uçakla indik, sonrası otobüsle gezildi. İlk gezi yeri Eğin (Kemaliye). Köylülerin yüz yıl uğraşarak, elleriyle ancak 3 km açabildikleri, sonra devlet gücüyle 15 km’ye çıkan tüneli gezdik. Hepimizin hayranlığı ve şaşkınlığıyla, alt tarafı uçurum ve Karasu olan manzaraya doyamadık. Karasu yorgun, Karasu bulanık. Yıllardır toprak ve mil taşımış. Hâlâ bitirememiş ülkenin milini Şattülarab’a taşımayı. Suyu mil rengi, ele veriyor kendini. Suçlu, pişman, haklı ve yorgun akıp gidiyor.

Tüneli görünce herkesin dilinden “Suyun taşı delmesi gücünden değil,sürekliliğindendir .” sözü döküldü. Uçurumu ürpertiyle gezdik ve böylesi bir yerden yıllardır habersizdik. “Bu tünel dünyanın başka bir yerinde olsaydı nasıl da tanıtılırdı” diye sohbete durduk.

Eğin’e (Kemaliye) vardık. Ahmet Kutsi Tecer’in evinin müze olmuş halini gezdik. Kentin temizliğine, düzenine, bakımlılığına hayran olduk. A. K Tecer diyordu ya “Gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür” diye. Hiç gitmeden görmeden, yarasını sarmadan, güzelliğine doymadan o köy bizim olur muydu? Bu kadar güzel bir yeri şimdiye dek görmemenin utancını yaşadık. Derken önümüze bir amme ağacı çıkıverdi. Meyveleri fındık kadar minikti. Ne de olsa soğuk yerdi Eğin. Gruptan bir kaç kişi yüksek dallara ve meyvelere bakakaldı. Hemen bir erkek arkadaş “Durun ben alırım” diyerek, yanındaki erik fidanını belinden kırıp meyve yüklü dalı eğdi. Koşsam da yetişemedim, kurtaramadım fidanı. O benim ağladığımı görmedi, ben onun gururla meyveyi kopardığını gördüm.

Sonra Elazığ’da otele yerleştik. Hem Malatya hem de Elazığ tertemizdi, ona hepimiz şaşırdık. Daha sonra göreceğimiz Dersim de öyleydi, daha da hayran olduk. Türbeler, camiler vb gezildi. Gele gele geldik Munzur’a. Munzur mutlu, Munzur parlak, kıyılarında kendini sürekli besleyen gözeler bıngıl bıngıl. İçi balık dolu, balıklar yüksek atlama oynuyorlar. Su oldukça soğuk, el batmaz denenden. Nigar deli, Nigar korkusuz girdi suya, ancak yirmiye kadar sayabildi.

Munzur, Tunceli’ye kadar 90 km bize eşlik etti. Yeşilin ortasında dümdüz akıyor, sanki başka dünya yok, sanki sorunlar tükenmiş gibi mutlu habersiz. Tunceli dağları sık meşelik, hafifçe güz ayağını sallamış, renkler ayrışmaya başlamış. Dört dağın yamacına yerleşmiş Tunceli (Dersim). İnsanlar bilinçli, duyarlı, belediye başkanı çalışkan. Geceleri ancak üç saat uyuyabiliyormuş. Sohbete durduk başkanla. “Sol birleşmeli, olmuyor böyle bölük pörçük” dedi bize. Onayladık biz de. Sonra Nigar’la devam ettik bu birleşme üstüne. “Neden ayrıştığımız minicik noktalarda didinip durmak? Buluştuğumuz onca nokta varken” diye hayıflandık.

Gece Dersim’de kalınacak. Nigar cesur, “Haydi gezelim gece bu kenti.” Ben ikircikli, ne de olsa alışığız korkuya, kaygıya. “Gezilir mi geceleyin karanlık sokaklarda? Biz yabancıyız.” demeye kalmadı. Kendimizi karanlık sokaklarda bulduk. Meğer geceleyin kadınlar korkusuz gezermiş o kentte. Kimse tacizi bilmez, özgürlüğü tanırmış. Sokaklarında hâlâ tomalar dursa da. O gece de orada kaldık, Dersim’e doyamadan ayrıldık, yine gelme sözü vererek.

Hazar Gölü’ydü durağımız. Bazıları da Hazar Denizi ile karıştırdı, bizi gülümsetti. Göl, göğe aşık, onun rengini almada kararlı. Mavinin en parlağıyla süzülüyordu. Tekne turuna çıktı isteyenler, ben onları ve gölü izleyerek bekledim. Bunca mutluluğu hak edip etmediğimi düşledim. “Ülkem toz duman içindeyken, keyfime bakıyorum” dedim. Sonra da gücümü toplamaya, umudumu yeşertmeye, ülkemin güzelliğinin desteğini almaya da gerek var” diyerek kendimi sakinleştirdim. Hazar Gölü’nün maviliğini doyasıya yudumladım. Zamansız uçuşan kelebekleri doldurdum içime kıpır kıpır.

Malatya’dan Antalya’ya dönerken, ne yorgunluk kaldı, ne de bezginlik, yenilenmiştim baştan başa. Derim ki gezmeli ülkeyi, henüz bacaklarımız yürürken, gidilmeyen yer bizim olur mu hiç?

2 YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here