Sunay Akın ‘Demokrasi, farklı enstrümanlarla kurulan bir orkestradır. Ama orkestraya katılan herkes nota bilmelidir’ diyor. Bu da bende Sokrates’in ‘Çoğunluğun dediği her zaman doğru değildir, dolayısıyle demokratik de olamaz; çünkü çoğunluk hep cahil kesimden oluşmaktadır’ diyerek ‘nota’ bilmeyi, yani bilinçli olmayı demokrasinin temel koşulu saymayıı çağrıştırmaktadır.

Yine aklıma Alanyalı halk bilgesi rahmetli Vahap Vahapoğlu geldi. Düşüncelerini uç örnekler vererek ve argo sözcükler kullanarak anlatırdı. Anlatım tarzını beğenmeseniz bile söylediklerini içten içe sorgulamadan edemezdiniz. Örneğin devletin de, halkın da yana yakıla yokluktan söz etmesini devenin çiftleşmesine benzetirdi. Derdi ki ‘Bu nasıl iş  bir türlü akıl erdiremedim; alttaki de bağırıyor üstteki de’.

Ben de Ziya Paşa’nın olduğunu sandığım, Osmanlıca’yı eleştirmeye çalıştığı bir sözle konuya girmeye çalışacağım. ‘Yahu! Bu ne biçim dildir ki Arap’a söylesen Arap anlamaz, Farisi’ye söylesen Farisi anlamaz, Türk’e söylesen Türk anlamaz’.

Buradan demokrasiye gelmek istiyorum. Yahu bu nasıl demokrasi ki iktidar da demokrasi diyor; muhalefet de. İşveren de demokrasi diyor, işçi de. ‘Bir şey aynı anda iki ayrı yerde aynı anda bulunamaz’ fizik yasası  gereği acaba demokrasi  iki ayrı konumda olan iki ayrı kesime aynı anda hizmet edebilir mi? Bir taraf demokrasi diyorsa işine gelen bir şey mi var acaba bu işte? Karşı taraf buna karşı çıkıyorsa onda da kendisine uygun düşmeyen bir şey olabilir mi?

Yoksa bu demokrasi denen şey iyiye de kötüye de, işçiye de işverene de aynı derecede yarıyorsa öyleyse demokrasi bir denge düzeni mi?

Şimdi de bir düşüncedir aldı beni: İnsanlar arasında en başta bu denli gelir ve yaşam farkı; bu denli eğitim ve kültür farkı varken bir denge tutturmak mümkün mü? Bana olası görünmüyor. Size olur gibi görünüyorsa şu demokrasi denen şeyi öğrenmek istiyorum:

‘Demos’ halk ise, ‘kratos’ da güç, erk, iktidar anlamına geliyor ise bu  yol doğruca halkın iktidarına çıkar. Halkın iktidarı da birlikte üretip birlikte tükettiği, yönetimde ve denetimde söz sahibi olduğu, komün yaşamının sürdürüldüğü yerlerde ancak görülebilir. Pek çok örneği var ise bile, kısa sürse, sembolik olsa da halkın iktidarının görüldüğü iki olgu biliyorum: Birisi evrensel alanda bilinen Paris Komünü, diğeri güzel ülkemizde 2013 Haziranında yaşanan Gezi Direnişi.

Çünkü demokrasi bireyin kendini anlama, tanıma, karşıdakinin yerine kendisini koyma, diyalog kurma sistemidir. Yani barışa giden yoldur. O nedenle de barışa giden her olanaktan yararlanılmalıdır. Bunun için yeri geldiğinde esnek, yeri geldiğinde katı olunmalıdır. Bazen ödün verilmeli, bazen geri adım atılmalıdır. İki adım ileri atabilmek için bir adım geri gitmekten çekinmemelidir. Her alanda özgür olmaya önem verilmelidir. Çünkü özgürlük barışın hem ön koşulu, hem de sonucudur. Yani demokrasi ve özgürlük sözünü söyleyebilmek olmakla birlikte aynı zamanda maddi temeli olan bir kavramdır.

Demokrasi ve laiklik birbirini besleyen iki unsurdur. Birini olmadığı yerde diğerinden söz edilemez, söz ediliyorsa bu bir koca yalandır, ikiyüzlülüktür. Demokrasi size öbür dünyayı vaat eden değil, bu dünyada ve yaşıyorken mutluluğun anahtarını var etmeye çalışan bir yaşam kılavuzudur. Ama o anahtarı var etmek için de yoksulluğu insanların kaderi olmaktan çıkarmak gerekir. Çünkü demokrasi yoksulluk üzerinden kurulamaz ve sürdürülemez. ‘Demokrasi bir su ise laiklik de bir testidir; testi kırılırsa bu toplumu bir arada tutmak olanaksızdır’ demiş Erdal İnönü.

Demokrasi de, tıpkı özgürlük gibi bireyin aklını, zekasını ve kişiliğini geliştirmesine olanak sağlar. Tam tersine olan despotik sistemler insanı aptallaştırır, korkaklaştırır; kurumları bireyler üzerinde sopa işlevi gören araçlar haline getirir. Bir ülke, bir sistem, bir devlet ne denli kendi kendini yöneten, ne denli özgür düşünen ve üreten yurttaşları var ise o denli güçlüdür.

Demokraside devleti ve kurumları yönetenler halkın, yani yönetilenlerin arzularını yerine getirmeye, bunun mekanizmalarını oluşturmaya çalışırlar. Tam tersi bir durum var da halk yönetenlerin arzularını yerine getirmeye çalışıyorsa, bunu yapabilmek için de büyük özverilerde bulunuyorsa, kendilerini korku içinde bunu yapmaya zorunlu hissediyorsa, işte o zaman bu yönetimin adı demokrasi değil diktatörlüktür. Diktatörlükler insanların yalnızca siyasi düşüncelerinin kontrol altında tutmakla yetinmezler; giderek  kalbini, ruhunu, bedenini; yani bütün yaşamını da kontrol etmeye başlarlar.

‘Demokrasinin olmadığı ülkelerde halk hükümetten korkar. Bunun adı tiranlıktır; ama hükümetler halktan korkuyorsa bu da demokrasidir’ diyor bazı düşünürler. Çünkü demokratik yönetimlerde kurumlar size istediği şeyi anlatarak, ikna ederek, eğiterek yaptırmaya çalışır. Totaliter yönetimlerde ise adaletin ve hukukun yerine getirilmesinden çok, o uygulamanın halk üzerinde yaratacağı korku, gözdağı ve panik hali önemlidir. Doğası gereği bu yönetim biçimleri, benzetmek yerindeyse, meyve koparmak için meyve ağacını taşlarlar, daha da ileri giderek meyve ağacını kökünden devirirler. Bu nedenle otoriter rejimler halkın sorunlarını çözme doğasından ve yeteneğinden yoksundurlar.

Peki ne olacak bu işin sonu? Elbette egemenler de, liberaller de sık sık ‘demokrasi’ diyecekler. Ama halkın sorması gerekecek: Nasıl bir demokrasi? Kim için demokrasi?  Onlar kendilerine göre bir demokrasi isteyecekler. Halk ise biçimsel değil gerçek anlamda eşitlik ve özgürlük içeren bir demokrasinin mücadelesini verecek. Gerçek eşitliğin üretim güçleri ile üretim ilişkilerinin uyumunun sağlanmasıyla, üretim ilişkilerinin sosyalizasyonu ile mümkün olacağını bilecek. Yani demokrasi hiç bir zaman, gücü ve yönetimi eline tutanların halka bunu bir lütuf gibi sunmasıyla gerçekleşmeyecek. Yönetilenlerin istemesi ve örgütlü mücadelesiyle ancak mümkün olacak.

Yoksa Benjamin Franklin’in belirttiği gibi ‘Demokrasi, bir kurtla iki kuzunun akşam yemeğinde ne yeneceğini oylamasıyla; özgürlük de tam donanımlı bir kuzunun bu oylamayı reddetmesiyle’ sonuçlanacak.

1 Yorum

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here