Kitabın adı oldukça çarpıcı. Kaç baskı yaptığını bilmiyorum ama elimdeki ikinci baskısı. Aslında deneme yazıları, ama ben onu öykü tadı alarak okudum. Her deneme, bende doyulmaz bir tat bıraktı. Dili su üstünde buz gibi akıp gidiyor. Kitabı okuyup bitirdiğimde “Keşke bitmeseydi” dedim. Çok az kitap için böyle düşünmüşümdür. Kitaptaki denemelerin bazıları belleğimin kalıcı köşküne yerleşti. Onları unutmam mümkün değil. Deneme yazıları fazla akılda kalmaz, ama bunlar dediğim gibi öykü tadında, hatta basbayağı öyküydü.

ANSAN’da konusu “öykü” olan bir oturumda birlikteydik. Yazar, konuşmasına başlarken, “Ben öykücü değilim, hiç öykü de yazmadım.” diyerek başladı. Ben de ona “Damdaki Deve Sürüsü” öykü değil de nedir?” dedim. Bu kitap, değme öykülerden daha güzeldi. Yazarın da bence öykü yazmaya dili, kalemi çok yatkındı. Ama sanırım kendisi Antalya’yı yarınlarda yaşatmayı seçtiği için, durmadan dağları, taşları, doğayı, hayvanları, tarihi anlatıyordu. Doğrusu en zor konuyu tercih etmişti. Dağların dilinden anlamak, adım adım dolaşarak araştırmak hiç de kolay değildi.  İyi de yapıyordu. Antalya, hoyratların elinde betona keserken, yazar onu eski canlılığında geleceğe taşıyordu.  “Tarih sahipsiz kalmamalı” diyerek. Kendini Antalya’ya, Göller Bölgesi’ne adayan adam, sen ve senin gibi solduyulu insanlar olduktan sonra, tarih sahipsiz kalır mı hiç? Durmadan yakan, yıkan, darmadağın edenlere inat sizlerin elinde çiçeklenir gelecek.  

Geçenlerde AKS (Antalya Kültür Sanat) binasında, Gündoğmuş ilçesinin dağlarını, tarihini, keçilerini, ağaçlarını, ilginç bitkilerini, insan öykülerini anlatan bir sunum yaptı. Sunum bir iki saat sürdü, ama hazırlığı kaç yıl sürdü acaba? Biz koltuğumuzda, oturarak, doyumsuz güzellikleri izlerken, bunca emeğe saygı duymamak, “Bir insan Antalya’yı bu kadar mı sever?” diye düşünmemek olanaksızdı. Sunum bitti, yerinden kimse kalkmadı. Çünkü izlemeye de sunan yazarın tatlı sunuşuna da doyamamıştık. “Keşke bir iki saat daha sürseydi” dedik.

Yazın dili, sözlü sohbeti oldukça akıcı ve insancıl bir yazar. Gelelim “Damdaki Deve Sürüsü”ne. Bu kitabı okumadıysanız, epeyce geç kalmışsınız demektir.   Bütün bu araştırmalara otuz-kırk yıl önce başlamış yazar. Dar patika yollarda yayan yapıldak yürüyerek aramış bu öyküleri. Dağın taşın dilini, insanın hikayesini, toprağın sesini toplamış yıllarca. Adları değişip tarihi unutturulmaya çalışılan köylerin, dağların eski adıyla sanıyla yaşamasını istemiş. Kitaplarından okuyunca “Ne güzelmiş eski adı” demeden edemiyor insan.

Kitaptan bir paragraf yazmak isterim. Okurken beni gülümseten, aynı zamanda keyifle okuduğum parçalardan biri. “Anadolu Tanrıçaları ve Rafsancani” başlıklı yazı. “Rafsancani ve bir grup İranlı kadın, Efes Müzesi’ni gezerken, kadınların kara çarşaf içinde, çıplak heykelleri gezmesi, Rafsancani’nin Ay Tanrıçası Artemis’e ve kadın bedeninin güzelliğini betimleyen çıplak Afrodit  heykeline kilitlenen bakışları ilginçti.”  

Damdaki Deve Sürüsü kitabından tarihi okurken, hiç alışık olmadığınız bir anlatım bulacaksınız. Tarihle ilgilenmeyen bile tat alarak okuyacak. Bilmediğiniz konuları, sıcacık bir öykü tadında öğreneceksiniz. Ben bu kitaptan hem yeni bilgiler öğrendim hem de sıcacık insan öyküleri okudum. Ve çok etkilendim. Tarih böyle yazılmalı. Öykü böyle insan sıcaklığını hissettirmeli. Yazar, yazdığı konulara adanmışlığını, okuyucuya duyumsatmalı. Eline, yüreğine, kalemine sağlık Giray Ercenk. Damdaki Deve Sürüsü uzun yaşayacak, bu öyküleri geleceğe taşıyacak, bundan hiç kuşkun olmasın.

3 YORUMLAR

  1. Sevgili Hanım,
    “Damdaki Deve Sürüsü” hakkında yazdığınız benim için çok değerli görüş ve sözleriniz nedeniyle teşekkürler…
    İyi ki varsınız…
    Sağlık ve iyilikle kalın…
    Saygılarımya

  2. Kitabı çok merak ettim, yazının sonuna kadar yazar ismini okumayı bekledim. Nihayet en sonda yer almıştı. Sipariş verilecek listeye ekliyorum hocam. Sizden de kitap eleştirisini okumak çok keyifli. Sizin de kaleminize sağlık.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here