Covid-19 ve Kayyumlar.

Covid-19 virüsüyle mücadelenin tek bir yöntemi olduğu artık anlaşıldı: Yalıtım. Yalıtım da tek başına değil, diğer önlemler ve bilimsel araştırmaların sonuçları ile birlikte işe yarar bir yöntem. Tek başına o da bir işe yaramıyor.

Sabır ve Dua’nın Covid-19’u yenebileceği gibi safsataları bir kenara bırakırsak, geriye kalanları şöyle sıralayabiliriz.

1- Ekonomik önlemler ve destek paketi sermayeye yeni sermaye aktararak salgını önlemeye çalışıyor. Bir işe yaramaz. Zengini daha zengin yapar. Almanya’nın ayırdığı 600 milyar dolarlık paket ülkemizin ulusal gelir toplamına eşittir. Damadın açıkladığı paket ise sadece AKP’nin şirketlerini kurtarmaya yöneliktir. Bugün THY Uçmadığı uçuşların biletlerini önceden almış olan yolculara bilet ücretlerini geri ödemeyeceğini bildirdi. Daha net bir ifadeyle THY iflas etmiştir.

2- Bir-iki aya düzlüğe çıkılamayacaktır.

3- Geçerli tek yöntem “Yalıtım” bir seferde etki yapmayacaktır. Uzun bir süre sürekli “aç-kapa” şeklinde yaşayacağımız “eve kapanma” ve “tam yalıtım”, ekonomik etkinliğin, üretimin başta durması demektir.

4- Küreselleşme efsanesinin sonu başlamıştır. Devletlerin gücü artacak, iktidarı elinde tutanlar faşizan baskıları artıracaklardır. Serbest dolaşım, Turizm, insanların serbest dolaşımı fiilen ortadan kalkmıştır.

5- Vatandaş-Devlet ilişkilerinde totaliterlik galip gelecektir. Hele hele bizim gibi ülkelerdeki derin devleti de dikkate alırsak bayağı Nazi dönemi uygulamaları açıkça yapılacaktır.

6- Covid-19 bizi acilen eski bildiklerimizi gözden geçirmeye ve yeni bir tarzı örgütlemeye yönlendirmiştir. Şimdi kâğıtlar yeniden dağıtılıyor. Yeni oyuna hazır olalım.

Totaliterlik artacak deyince, bugün basında, HDP’li Batman, Ergani, Eğil, Lice, Silvan, Güroymak, Iğdır’ın Halfeli ve Siirt’in Gökçedağ belediyelerine kayyum atandığı ve HDP yönetimindeki belediyelere atanan kayyum sayısının 40 olduğu haberleri vardı. Halk tarafından seçilen 40 belediyeye seçilmemiş 40 Kayyum atayan anlayış adeta gelecek dönemin de işaretlerini vermektedir. “Baskı, baskı, baskı.”

Buna karşın, Oğuzhan Müftüoğlu, 2008 yılında Birgün gazetesinde yayınlanan bir Röportajda, Hakan Tahmaz’ın sorularına yanıt verirken “Ben bugüne kadar çözümü, bugünkü devlet yapısının kökten değiştirilerek en küçük yerel birimlerden başlayarak, her bölgede yaşayan halkın, etnik, dinsel ve mezhepsel farklılıklarına bakılmaksızın, kendi sorunlarının çözümü ve kendilerinin idaresi hakkında söz ve karar sahibi olacakları sistemlerde arayan bir anlayışı savundum. Bu çözümün bugün de doğru olduğunu düşünüyorum.” Demekte ve şöyle devam etmektedir.

“Kürt sorunu olarak bilinen sorun, Türkiye’nin demokratik devrim sürecini tamamlayamamış olmasının bir sonucu ve ifadesidir. Türkiye burjuvazisinin zayıf ve dışa bağımlı olması, keza ülkede gelişkin işçi hareketinin olmaması nedeniyle devrimci bir demokratik devrim süreci yaşanmadı.

Türkiye’yi 100 yıla yakın bir süredir yöneten Egemen yönetici sınıf ve güçler, belki Kurtuluş Savaşı’nın ilk yıllarındaki çok kısa bir dönem hariç, hiçbir dönemde özgürlükçü demokratik bir niteliğe sahip olmadı. Kürt sorununda olsun, ülkenin diğer temel sorunların da olsun, demokratik ve özgürlükçü politikalar üreterek uygulamadılar. Tersine baskı ve zorbalık en temel politika yöntemi olarak benimsendi.

Kürt sorununun kalıcı bir çözümü ancak kapsamlı ve tutarlı bir demokratizm ile sağlanabilir. ancak burjuvazinin kendi iç iktidar kavgaları içindeki faşist ve gerici fraksiyonlarından bunun beklenmesi mümkün değil. Bugün Türkiye’de böyle kapsamlı bir demokratizmi geliştirebilecek devrimci siyasi güçler de ülkenin kaderinde etkin bir konumdan uzaktır. Böyle bir gücün gelişmesi sürekli dış müdahalelerle engelleniyor. Bu bakımdan bugün Kürt sorununda kalıcı ve kapsamlı bir çözüm beklemek gerçekçi görünmüyor. Kuşkusuz sermayenin yeni küresel siyasetlerinin de bir yan sonucu olarak kimi kısmi ilerlemeler sağlayacak bazı düzenlemeler olabilir. Ancak köklü ve kalıcı bir çözüm, ancak Türkiye’de eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik düşüncelerin ülke siyasetinde etkinlik sağlayacak şekilde güçlenmesi ile mümkün olacaktır.

Kuşkusuz burada çözümün nasıl sağlanabileceği konusu da önemlidir. Bu konuda ben 16 yıl önce yayınlanan “tartışma süreci belgelerinde” yer alan “Kürt sorunu üzerine tartışma notları” adlı yazıda ifade edilen ve “yerinden yönetim ilkelerinin doğrudan demokrasi temelinde geliştirilmesi ve yerel halk meclislerinin yönetsel yetkilerle donatılması” esasına dayanan bu önerilerin bugün de geçerli olduğuna inanıyorum. Ben bugüne kadar çözümü, bugünkü devlet yapısının kökten değiştirilerek en küçük yerel birimlerden başlayarak, her bölgede yaşayan halkın, etnik, dinsel ve mezhepsel farklılıklarına bakmaksızın, kendi sorunlarının çözümü ve kendilerinin idaresi hakkında söz ve karar sahibi olacakları sistemlerde arayan bir anlayışı savundum. Bu çözümün bugün de doğru olduğunu düşünüyorum. Kuşkusuz böyle bir yönetim sisteminin de sorunları olabilir; eğer halkın bilinçli bir örgütlenmesi üzerine kurulmamışsa, burada da yerel oligarşiler halkın iradesi yerine geçerek yeni sorunlar yaratabilir. Ama ne olursa olsun hiçbir şey insanların kendileri tarafından seçilmeyen dinsel veya etnik aidiyetleri yüzünden birbirine düşman olup boğazlaşmalarından daha kötü olamaz. Bunu önlemenin yolunun da, bütün halkların eşitlik ve özgürlük içinde bir arada yaşamalarını savunan devrimci düşüncelerin toplumlar içinde güçlenerek etkin hale gelmesinden başka bir yerde bulunamayacağını inanıyorum.”

Oğuzhan Müftüoğlu

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here