AYTAÇ YALMAN’IN KORORAVİRÜS NEDENİYLE ÖLÜMÜ VE HATIRLANANLAR

Yazının tamamını Raşit Araz’ın sesinden dinlemek için lütfen bu linki tıklayınız.

Eski Kara Kuvvetleri Komutanı olan Orgeneral Aytaç Yalman Ankara’da tedavi gördüğü Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde geçen hafta hayatını kaybetti. Yalman’ın hayatını kaybetmesinin ardından önce sosyal medyada korona virüsünden öldüğü iddiaları ortaya atılmıştı. Birkaç gün sonrada Başhekimlik tarafından yapılan açıklamada Yalman’ın korona virüs nedeniyle öldüğü doğrulandı. Eşinin ise tedavisinin sürdüğü bildirildi.
Ölümsüz olduğunu sanan ve kendilerini her şeyi yapmaya “muktedir” sananların, cenazelerini kaldıracak kadar bile arkadaş, dost biriktiremedikleri biliniyor. Peki, Fenerbahçe Orduevinin içindeki korumalı lojmanlarda kalan, 12 Eylül Generallerinden Tahsin Şahinkaya’nın Cenaze töreninde ön sıralarda saf tutan, Korona virüsü nedeniyle öldüğünde ise cenazesine kimsenin katılmadığı ve muhtemelen virüsün etkilememesi için çok derin kazılan ve kireçlenen bir mezara gömülen Aytaç Yalman daha gömülmeden unutulurken, nasıl oluyor da, 12 Eylül’de kanunsuzca, alçakça, namussuzca kurulan sıkıyönetim mahkemelerinde idama mahkum edilen, bir sabaha karşı faşistlerin verdiği cezası infaz edilen, darağacında devleşen ve cenazesi gizlice kimsesizler mezarlığına gömülen Veysel Güney hala yaşıyor? Aslında, bu sorunun cevabı ortada: Devrimciler Ölmez…

Veysel Güney hakkında çok şey yazıldı., Oğuzhan Müftüoğlu, 2006 yılında Birgün gazetesinde yayınlanan “Veysel’in çağrısı” adlı yazıda 12 Eylül, faşizm, Fethullah Gülen’i yazıyor ve yazısını şöyle bitiriyor: “Kendilerine Cennet vaat edilenlere (Kenan Evren, 12 Eylül faşistleri vs) cehennemin yolunu göstermenin yolu da budur; Veysel’in ve 12 Eylül öncesinde ve sonrasında kaybettiğimiz insanların çağrısı da budur!”

Yazılışından 10 yıl sonra gerçekleşen başarısız FETÖ darbe teşebbüsü ve hemen akabinde ki başarılı AKP darbesine ’de ışık tutan yazıyı aynen alıyorum.

“Nobel ödüllü yazar Günter Grass geçen ay yaptığı açıklamada, gençliğinde Hitler’in dehşet saçan Waffen SS birliğinde yer aldığını ilk kez dile getirdi. Faşist harekete karşı kararlı bir tavır takınan ve “Teneke Trampet” adlı eseriyle tanınan yazar, ikinci Dünya savaşı sırasında ünlü SS birliğinde yer aldığını, ancak 60 yıl bekledikten sonra açıklayabilmişti. O, bunca zaman bu kara lekeyi aklında ve vicdanında ağır bir taş gibi saklayarak yaşadığı için eleştirildi.

Bizim ülkemizde 12 Eylül darbesinin üzerinden 26 yıl geçti. Bu darbenin, bugün çirkin yüzü Ortadoğu’da iyice açığa çıkan ABD tarafından örgütlenip yönetilmiş bir operasyon olduğunu şimdi artık bilmeyen yok. ABD’nin önce Latin Amerika ülkelerinde denediği yöntemler Türkiye’de devreye sokuldu. İlerici, devrimci halk kesimlerine karşı uygulanan terörle, bir askeri darbeye giden yolun taşları örüldü. Darbeden önceki yıllarda, devletin gizli güçleri ile birlikte hareket eden sivil faşistler her yerde terör estiriyor, Abdi İpekçi’den Servet Tanilli’ye aydınlarımızı kurşunluyor, kahvehanelere, üniversite çıkışlarına, miting alanlarına silah ve bombalarla saldırıyordu. Örneğin, o dönemin faşist silahşörlerinden Abdullah Çatlı yurtdışındayken yabancı servisler için çalışıp Papa suikastı gibi olayları örgütlenmiş, uyuşturucu işinden hapse atılmış, sonra gizlice kaçırılmış ve ülkeye getirilerek, gizli devlet görevlisi olarak işlerine devam ettirilmişti.

İşte bu tür adamları eliyle yarattıkları cinayet ve katliamları bahane ederek gerçekleştirdikleri 12 Eylül faşizminin marifetleri ve ülkemize ve halkımıza karşı nasıl bir alçakça saldırı olduğu her geçen gün daha iyi görünüyor. Bu gün ülkemizde yaşanan bütün pisliklerin ve karanlık gidişlerin temelleri o dönemde atıldı.

Fethullah Gülen, Kenan Evren’in, seçmeli din derslerini 12 Eylül sonrasında zorunlu hale geçirmekle çok yararlı bir iş yaptığını söyleyerek aynen şöyle demişti “Bu iş öyle büyüktür ki, hiç sevabı olmasa da bu icraatı yeter, Evren cennete gidebilir.” Bugün “laik Cumhuriyet elden gidiyor” diye çırpınanlara “O zaman aklınız neredeydi?” diye sormak gerekmiyor mu? Geçenlerde gerçek bir hukuk adamının anıları sayesinde, ülkesinin ve halkının mutluluğundan ve aydınlık geleceğinden başka hiçbir şey istemeyen bir devrimcinin, Veysel Güney’in üzerine atılan suçu işlediğine dair hiçbir delil olmadan, bütün öteki 12 Eylül hukukunda olduğu gibi, nasıl uyduruk bir yargılama ile mahkum edildiğini, nasıl hiçbir yasal gereklilik yerine getirilmeden idam edilip, ailesine bile haber verilmeden kimsesizler mezarlığına gizlice gömüldüğünü herkes öğrendi.

Bu adamlardan hiçbiri vicdanlarında, Günter Grass in çeyreği kadar bir pişmanlık bile hissetmiyor, tersine ortalıkta utanmadan dolaşabiliyorlar. Hala, ülkemizde darbe yapan generallerden hesap sormak Anayasa’ya göre yasaktır. Şili’de darbe yapan General Pinochet’ye herkes faşist diktatör diyebiliyor, ama Türkiye’de ABD’nin yaptırdığı darbeye ve onun generallerine hala sahip çıkılabiliniyor.

Şimdi eğer İstanbul’da 12 Eylül’ü kınamak için düzenlenen bir yürüyüş hala polis marifetiyle engellenebiliyorsa, eğer Ankara’da aynı amaçla düzenlenen mitinge ancak bir kaç bin kişi katılabiliyorsa, belki burada durup bir kere daha düşünmek gerekiyor.

12 Eylül solun ezilmesi ve sağın gelişmesi için emperyalizmin özel bir operasyonuydu. 12 Eylül Türkiye tarihinde ilk kez aşağıdan yukarıya kitleler içinde kök salarak gelişmekte olan devrimci hareketi parçaladı ve kendi bütünlüğünü ve gücünü yeniden toparlanmasını önlemek için ciddi güvenlik önlemleri alarak insanları politikanın dışına sürükledi. Bu şekilde emperyalizmin hizmetindeki bir gericilik dalgasının yükselişinin önünü açarak Türkiye’ye en büyük kötülüğü yaptılar. Bu sayede bugün siyaset sahnesi bütünüyle gericiliğin ve egemen sınıfların elindedir.

Bu yüzden 12 Eylül’le hesaplaşmak bugün, emperyalizme ve gericiliğe karşı devrimci hareketin kitleler içinde yeniden kök salması için mücadeleyi içeren bugüne ait bir devrimci politik görevdir.

Kendilerine Cennet vaat edilenlere cehennemin yolunu göstermenin yolu da budur;

Veysel’in ve 12 Eylül öncesinde ve sonrasında kaybettiğimiz insanlarımızın çağrısı da budur!”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here