“Bilgelik putları yıkmak değil, hiç put yaratmamaktır.” Umberto Eco

Avukat, doktor veya herhangi bir meslek sahibi olmak elbette akademik anlamda bir eğitim almayı, bu eğitimin diploma gibi bir belgeyle tescillenmesini, onaylanmasını gerektirir.  Ama aydın olmanın bir okulu yoktur. Varsa bile o okul tüm hayattır. Siz yaşamınızın bir diliminde veya tamamında içinde bulunduğunuz toplumun daha ileriye gitmesi için örgütlü bir çabanın içindeyseniz, bir bedel ödemeyi baştan göze alıyorsanız ve o cesarete sahipseniz aydınsınız demektir. Örgütsüz bir biçimde, birey olarak çaba göstermek, havanda su dövmek gibi olur; bireyin kendini tatmin etmesinden öteye geçmez.

Siz istemeseniz de zaman ileriye doğru akar; onu geri döndürmek diye bir kavram bile yoktur. Her şey bu anlamda nicel ve nitel bir değişim içindedir. Değişimin farkında olmamak veya ona karşı koymaya çalışmak, yel değirmeni yapmak yerine ona karşı duvar örmeye benzer.

Toplumun ileriye gitmesi ise, bir ülkede yaşayan halkın çoğunluğunun, çağının kavramlarının farkına varması, çağın düşüncesini benimsemesi, insanlar arasındaki eşitlik, özgürlük, adalet gibi kavramların soyut birer kavram olmaktan çıkıp, somut gerçekler haline gelmesi için örgütlü olarak mücadele etmesiyle olur. Bu gerçekleşir mi, gerçekleşmezse neden gerçekleşmez bu ayrı bir inceleme konusudur. Yalnızca şunun bilinmesi gerekir ki insanlar arasında büyük mülkiyet farklılıkları, gelir uçurumları olduğu sürece bu güzel kavramların da gerçek hayatta yerini bulması mümkün değildir.  Zaten verilen mücadele de bunun gerçekleşmesi mücadelesidir.

Kategorize etmek istemiyorum ama aydın olmak işin doğası gereği sağ düşüncenin işi değildir. Çünkü sağ kendisini muhafazakar olarak tanımlar, aydın olduğunu da hiç söylememiştir.  O nedenle kurulu düzeni korurken bir ileri aşamaya toplumu taşımak gibi bir misyonu yoktur. Var olduğunu sanmak veya söylemek, kendisinin ve hayatın gidişatının farkında olmayı sağlayan bilinçten yoksun olmak demektir.

Döneminin baskısına ve saltanatına karşı mücadele ettiği için zindana sürülen Namık Kemal, emperyalizme karşı mücadeleyi başarıp toplumu ileriye taşımaya çalışan Mustafa Kemal, 12 Eylül faşist rejimine karşı Aydınlar Dilekçesini hazırlayan Aziz Nesin ve o dilekçeye – içinde imzası olan Fatma Yel öğretmenimiz olmak üzere – imza atmak cesaretini gösterenler, Finike’de doğal çevrenin yok edilmesine karşı mücadele ederken eşiyle birlikte katledilen Ali Ulvi Büyüknohutçu ve onun gibiler birer aydındır.

İçinde bulunduğumuz hayattan memnun isek zaten yapacak bir şey yoktur. Yok eğer memnun değil isek, bir şey yapma cesaretine ve bilincine sahip değilsek biz eğitimcilere düşen görev aydınları küçümsemek, karalamak, çekiştirmek değil; hiç olmazsa bu konuda yazılanları okuyarak bu insanları anlamaya çalışmak, onlara destek olmaktır. Bunu anlamanın hayat içinde karşılığı vardır. Göstergesi de baskıyı yapanların ve buna boyun eğenlerin kimlere ne kazandırdığı veya ne kaybettirdiği; imza atanların,  karşı çıkanların, bedel ödeyenlerin kimlere ne kazandırdığı veya ne kaybettirdiğidir.

Özellikle Kaz Dağları’nda, Cerattepe’de, İkizdere’de, Fatsa’da, Erbaa’da doğanın ve yaşamın yok edilmesine sessiz kalanlarla, buna karşı sesini yükseltenler, yüzlerce örneğin içinde birer somut örnek olarak karşımızda durmaktadır.

Çünkü aynası iştir kişinin lafa bakılmaz.

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here