susulur, orda işte, sesindeki kargaşaya aldanır gönül

bir gün bir çocuk mecbur sorar:

bu nasıl gitmek

kahır, korku, sabır; vedâ bile mahrum bana

yalnız, etten ve kemikten bir ses: gitme!

hüküm soran doruk annedir

öpüp başıma koyduğum bir el

gıyâbında yargılanır kalbim

anlatılır: buymuş sana sebep

Derya Derya Yılmaz’ın Antalya Müzesi Sergi Salonu’ndaki ‘Pamfilya’dan Likya’ya’ resim sergisine gittim. Yıllardır sanatla iç içe olmama karşın –  hadi itiraf edeyim – çok anlamam resimden. ‘Bana kılavuzluk et.’dedim Derya’ya. Sağ olsun hem sergiyi gezdirdi hem de her bir resmi teker teker anlattı.

‘Ben de sizin yazılarınızı okuyorum, yazılarınız politik, hep deneme mi yazıyorsunuz?’dedi / sordu. Hayatın kendisi politik elbette; ama – hayatın her yönünü / yüzünü yazmaya çalışmama karşın –  demek ki öyle algılanmışım.

Doksanlı yıllardı. Köyler, kentler yakılıyor, evlerinden alınan köylülerin cesetleri dere yatağında bulunuyor, kimisinin cesedi dahi bulunamıyor, aydınlar, sosyalistler, yurtseverler katlediliyor, gazeteler bombalanıyordu…

O günlerde, Ülke Sancısı şiirimde şunları yazmış(t)ım:’ Kuşkusuz güzel şeydir, / Güzel düşlerden ve günlerden söz etmek // Taflanlardan, sabah serinliğinden / eskizden, şiirden, türkülerimizden / Cumbalı evlerden, hanımeli kokusundan / garlardan ve buğulu camlardan //…//Hallaçları ve yoğurtçuların sesi de güzeldir; İstanbul’un eski sokakları / Kızkulesi, boğazdan geçen vapurlar, bozacı ve külhanbeyi / Göksu, Yedikule ve Kalamış / Bostan tarlaları ve Bizans şarkıları // Olmasaydı boynumda / Günleri ağıt / dünleri bulut / bir ülkenin ağrısı’

Ama yazgımız böyle işte.

Yazgımız böyle bir zamanda, böyle bir ülkede dünyaya gelmiş olmak.

kardeşe sızı

dünyaya selam

geriye mektup bırakılır

çünkü yokuş yol’da gece kurşun

gündüz çizme dağıtır devlet

durulur gökyüzü, davullar susar

bir düğün bir cenâze

bir yerde zılgıt, sorulur:

bu nasıl katlanmak.

kayalar yarılır

mezarsız ölüler korosu başlar bende:

erken yaşım, ölüm yaşım

senin vebâlini kim taşır

Susan Sontag, Başkalarının Acısına Bakmak kitabında, savaşlarda, yıkımlarda ölen, yiten insanların fotoğrafları üzerinden insanların acısına bakar, acıya bakmayı, acılarına / ıstıraplarına duyarlı olmayı imler ve acı çekilmemesi için gerekli olanın yapılmasını ister. Kitabını şu sözlerle bitirir:’Edebiyata ( dünya edebiyatına) ulaşmak, ulusal kibrin, dar görüşlülüğün, zoraki taşralılığın, anlamsız müfredat eğitiminin, tamamlanmayan kederlerin ve kötü şansın meydana getirdiği hapishaneden kaçmaktı. Edebiyat, daha büyük bir hayata, yani özgürlük alanına giriş pasaportuydu. / Edebiyat özgürlüktür. Özellikle de birer değer olarak okumanın ve içedönüklüğün ayaklar altına alındığı bir çağda edebiyat, özgürlüğün ta kendisidir.’

Benim yaptığım da buydu, edebiyatın özgürlük olduğunu düşünüyor, başkalarının acısına yalnızca bakmıyor, acı çekilmesin diye elimden geleni yapıyordum. Karşısında ise, edebiyatı yalnızca sözcük cambazlığına indirgeyen zatlar tarafından, benim gibi toplumsal duyarlığı olan tüm yazanlar da dahil edilerek ve yıkılan Berlin duvarına gönderme yapılarak: ’ Bunlar iflah olmaz, duvarlar yıkıldı, bunlar daha akıllanmadı.’  ‘taciz’lerine maruz kalıyordum.

Paul Eluard, İkinci Dünya Savaşı’nda Paris kuşatma altındayken :  ‘ Kapılar tutulmuş neylersin / Neylersin içerde kalmışız / Yollar kesilmiş / Şehir yenilmiş neylersin / Açlıktır başlamış / Elde silah kalmamış neylersin / Neylersin karanlık bastırmış /  sevişmeyip de neylersin’ der Kuşatma şiirinde.

Böyle bir ülkede, böyle bir zamanda ‘politik’ denemeler yazmayıp da neylersin?

12 Eylül 1980 faşist darbesinden sonra, altı yüz elli bin kişinin gözaltına alındığını,  bir milyon altı yüz seksen üç bin kişinin fişlendiğini,  yedi bin kişi için idam cezası istendiğini, beş yüz on yedi kişiye idam cezası verildiğini, elli kişinin asıldığını, cezaevlerinde iki yüz doksan dokuz kişinin yaşamını yitirdiğini,  açlık grevlerinde onlarca kişinin sonsuzluğa göçtüğünü…  yazmayıp da neylersin?

Doksanlarda binlerce köyün yakıldığını, yaklaşık yirmi bin insanın faili meçhul cinayetlere gittiğini,  yüzlerce insanın gözaltında kaybolduğunu, gazetelerin bombalandığını, cezaevindeki savunmasız insanların çivili sopalarla, ateşli silahlarla,  bombalarla öldürüldüklerini…  yazmayıp da neylersin?

Yaşından daha fazla kurşunla Kızıltepe’de katledilen Uğur Kaymaz’ı; Hakkâri’de kafası özel tim elemanlarınca dipçikle yarılan Sefer Turan’ı yazmasın da neylersin?  ( Söylemesem olmaz. Sefer Turan’ın da avukatlığını yaptım.)

Suruç’u, Cizre’yi, Sur’u, Ankara Garı’nı… yazmayıp da neylersin?

İşinden, ekmeğinden edilmiş emekçileri yazmayıp da neylersin?

15 Temmuz darbe girişiminden sonra yaklaşık beş yüz elli bin kişinin gözaltına alındığını, bunlardan yaklaşık yirmi kişinin kayıp olduğunu yazmayıp da neylersin?

Neyse?

15 Temmuz darbe girişiminden sonra,  adliye neredeyse tüm mesaisini gözaltına alınan ‘fetöcü’lere ayırmıştı.

O günlerde yalnız ‘fetöcü’ler değil; tüm sol muhalefete uygulanan baskıyla binlerce solcu da gözaltına alındı.

Solculara yönelik saldırı furyasında tıp fakültesinde okuyan bir öğrenci de gözaltına alınmıştı. Ailesi ulaştı bana, böylece avukatlığını üstlendim. Günlerce gözaltında tuttular.  Adliyeye çıkardıklarında savcı, susma hakkını kullandığı için köpürdü. Susma hakkını kullanmasını ‘ben önerdim’ dediğimde ise bana da bağırmak istedi. Yüzüme baktı ve cümlelerini yuttu.

Sevgili öğrenciye terör örgütü üyesi olup olmadığını, terör örgütü üyesi ise, kimin aracılığıyla terör örgütüne katıldığını, terör örgütü hakkında ne düşündüğünü… vb sorular sordular. Evinde arama yapmışlardı. Savcı, sevgili öğrencinin evinin duvarında bir çerçeve içinde asılı olan, Arthur Rimbaud’un :’ Şafak kızıllığında ateşli bir sabırla silahlanmış olarak gireceğiz o muhteşem kentlere.’ dizesinin ne anlama geldiğini sormuş, sevgili öğrenci Rimbaud’un şair olduğunu,   Pablo Neruda’nın ise Ağır Ölüm şiirini bu dizeden esinle yazdığını anlatmaya çalışmış, savcı hiçbir şey anlamamış,  şairlerin adlarını aklında tutamamış, cahilliliğin verdiği kompleksle gittikçe saldırganlaşmış ve küstahlaşmıştı. Sevgili öğrenci bu dizenin Sembolist bir şairin yüreğinden çıktığı ve hoşuna gittiği için duvarına astığını anlatmıştı. Savcı, hayatında bu adları hiç duymamıştı. Kim olduklarını anlattık. Dizeyi aklında tutamadı,  ifade tutanağına sözcük sözcük biz yazdırdık. Neruda ve Rimaud’u yazdırırken ise harf harf yazdırdık. Rimbaud’u yazamadı / yazdıramadı, yazdırmaktan vazgeçti. Savcı,  öğrencinin tutuklanıp tutuklanmayacağına ilişkin karar vermek için bizi koridora çıkardı. Birbirimize baktık. Hukukçuların düzeyini,  etik hallerini düşündük. Sustuk. Önümüzden dizi dizi ‘fetöcü’ler geçiyordu. Hemen hepsi çökmüştü. Başları önlerinde,  zorlukla yürüyorlar, ağlıyor sızlıyor, mır mır dua ediyorlardı.

Sevgili öğrenci bir bize bir onlara baktı:’ İyi ki solcu olmuşum Nusret Abi!’dedi.

İyi ki dedim ben de, iyi ki olmuşuz.

İyi ki olmuşuz da başkalarının acılarına bakmışız.

İyi ki olmuşuz da başımız dik çıkmışız zor günlerden / dar kapılardan.

dönüp bakılır son kez

parmaklardaki şefkat azalır

anımsanmaz hangi kadaya gönül borcumuz kaldığı

anımsanmaz:

hâlâ kısa seyirdir dünyada insan

ağır iyiliğim, sevgilim

uzun ayrılık oldum, öyle farz et

yürüdüm, tükendim

her kayanın gediğinde ağladım

gıyâbında yargılandı kalbim

anladım: buymuş bana kısmet

Şiir :Kemal Varol – aşk ve ülke:kalınmaz ( Bakiye – Edebi Şeyler Yayın)

                                                                                          Mart – 2019

                                                                                              Antalya

3 YORUMLAR

  1. Acıyla yaşadığımız o günleri şahit olduğumuz olayları okurken bitiverdi bir şiirle ve gözüm aydınlandı Kemal VAROL adını görünce. O günleri; bölgenin bütün olanca halini tüm çıplaklığı ile yaşarken on beş, on altı yaşlarındaydı ve Diyarbakır’da tanıdım kendisini, hala da iletişimimiz devam ediyor. Yirmi yedi Nisan’da Alanya’ya gelerek Eğitim Sen’in konuğu olacak. Sizi de bekleriz Nusret bey, gelin birlikte; o günleri yaşamış bir gencin bugün yazdıklarından aldığımız nefesi birlikte dinleyelim.

  2. Kanımca acı çekmekle, yaşam adına acılara karş direnmek farklı olgulardır. Sanat-edebiyat her iki duruma da yer verir elbet, fakat geleceğe kalcak olan ikinici durumdur. Şair’in dediği gibi: ‘Acıyı bal eyledik’. Budur aslolan

  3. Asıl olan kan bağı değil,yaraların kardeşliğidir diyor,
    Murathan mungan.
    Edebiyatın açık eden yanıyla iyi ki yaraların sarılması,acıların paylaşılmasına,eşitlenmeye ,kardeşleşmeye dair edebiyatın o sihirli diliyle
    Dugudaşlığımızı ortaklaştırıyor ve güçlendiriyorsunuz.
    İyi ki yeryüzünün ortak dili edebiyat ve edebiyatın sihirli reçetesini sunan siz edebiyatçılar varsınız.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here