“Ulus devletlerde eğitim anlayışı, birer “makul vatandaş” yetiştirme aracıdır. (Bertrant Russell)

Ant, bir şeyi yapma ve yapmama konusunda kişinin kendisi tarafından kendisine veya topluma karşı verdiği sözdür. O söz elbette o kişiyi kendisine, özellikle topluma karşı bağlar, sorumlu kılar. Dolayısıyla söz verirken verilen sözün yerine getirilmesinin mümkün olup olmayacağı, kişide ve toplumda yaratacağı sonuçlar olabildiği kadar önceden hesaplanmalıdır.

Gelelim andımıza..

Andımızın sözleri 1933, 1972, 1997 olmak üzere 64 yılda üç kez değiştirilmiştir. En son şekli şöyledir:

“Türk’üm, doğruyum! İlkem küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu milletimi özümden çok sevmektir. Ülküm yükselmek, ileri gitmektir.

Ey büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim. Varlığım Türk varlığına armağan olsun.

Ne mutlu Türk’üm diyene!”

Bunu bir eğitimci – öğretmen olarak 25 yıl çocuklara her sabah toplu olarak söylettik. Söylettik ama üzerinde düşünmedik. Bir çocuk bunu nasıl algılar? Nasıl yorumlar? Çocuğun üzerinde bu yinelenen sözcükler bir şey ifade eder mi? Anlamını kavramadan yalnızca sözcükleri mi yineliyorlar? Bunu çocuklara yineletiyoruz ama biz eğitimciler, yetişkinler inanarak söylettiğimizi düşündüğümüz bu içeriğe uygun davranıyor muyuz?

Yıllarca biz öyle istediğimiz için çocuklar da öyle söylediler. Gerçekte anlatılmak isteneni kavrayamadılar. Kavrayamazlardı, çünkü çocuklarda soyutlama kavramı yoktur. O kavram zamanla ve ileriki yaşlarda gelişir. Örneğin çocukluğumda “Büyüklerimi saymak” sözünü bir ‘sayı’ gibi algılıyordum. Yıllar sonra öyle olmadığını, anlatılmak istenenin saygı olduğunu anladım.

Çocuklarda soyutlama kavramının olmadığına ilişkin yakın zamandan bir örnek vereyim: Anne-baba 5-6 yaşlarındaki çocuk ‘Atatürk nerede?’ diye sorduğunda ‘içimizde’ diye yanıt verirler.  Çocuk bir gün boyunca hiç su içmez. Bunu fark eden anne-baba ‘Neden su içmediğini’ sorunca da duydukları yanıt karşısında şaşırıp kalırlar. Çünkü çocuk onlara ‘Atatürk içimizde! Ya ben su içtiğimde boğulursa!’ der.

Çocuklar kavramları somut üzerinden algılar, ona göre de benimser veya reddederler. Din kavramı da bunlardan biridir. Siz soyutlama duygusu gelişmemiş bir çocuğa Tanrı, günah, sevap, cennet ve cehennem gibi kavramları o yaşlarda veremezsiniz. Vermeye çalışırsanız da çok yanlış ve çok acı sonuçlarla karşılaşabilirsiniz.

Bunun örneği birkaç yıl önce ülkemizde yaşandı: Günah ve cehennem kavramı nasıl anlatıldıysa, 10-12 yaşlarında bir çocuk ‘daha çok günah işlememek ve cehenneme gitmemek için’ kendisini öldürmüştü.

Şimdi içinde yaşadığımız koşullarda çocuklar, milletvekillerinin ettiği yemine bağlı kalıp kalmamasına bakarak andımızı sorgularsa ne olacak? Veya çocukluktan kurtulmuş olan her yetişkini bir günahkar ve cehennemlik olarak görürse ne yapacağız?

Bunlarla birlikte şunu da söylemek isterim: “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” sözü çocuktan alınacak bir söz değildir. Çünkü onlar bir çocuk. Hiçbir çocuğun varlığı, ne kadar yüce olursa olsun bir başka varlığa armağan veya kurban edilmemelidir. Pedagojik açıdan yanlıştır.

Peki, düğün değil, bayram değil, andımız konusu nerden çıktı? Neden çıktı? Çünkü batmış bir ekonomiyi düzlüğe çıkarmak, işsizliği ve olağanüstü derinlikte yoksulluğu önlemek, ardı arkası kesilmeyen kadın cinayetlerini durdurmak, salgın hastalıkla mücadele eden yurttaşlara ve sağlık çalışanlarına yaşam ve aşı güvencesi vermek zor. Ama toplumun gündemine andımız konusunu sokmak kolay ve de şimdilik uygun bir araç.

Amaç bellidir: Toplumun dikkatini hayati sorunlardan uzaklaştırmak, bugünün dünle tüm bağlarını koparmak, toplumun belleğini silmek.  Bunu yaparken de yok ettiklerinin yerine kendi amaç ve anlayışlarına uygun bir başka şeyi koymak. Buna da izin verilmemelidir.

Hiçbir yemin yemin edenin ettiği yeminin gereğini yapmasını sağlamaya yetmiyor. Demek ki sorun orada değil.  Başka bir şey yapmak gerek. Örneğin eğitim diye çocuğu bir kalıba sokmamaya çalışabiliriz. Başka ülkelerde ant var diye bizde de olmak zorunda değil. Olmayan ülkeler yok mu? Bir Eğitim Mucizesi adlı kitabı okudukça bunu  daha iyi görüyorum. Bu sorun bir antla  değil bu kadar kargaşa ve bu kadar kaos üreten sisteme karşı mücadele ederek ancak çözülebilir. Mutlaka bir ant veya benzeri bir şey olacaksa bu iş güven vermeyen siyasetçilere bırakılmamalıdır. Öncelikle eğitimcilere, pedagoglara, hatta çocuklara sorularak bir metin hazırlanmalıdır. Ve bu metin çağdaş, laik, barışçı ve bilimsel özellik taşımalı ve mutlaka çocuk psikolojisine uygun olmalıdır.

…………………………………………………………………………………………………

(1)-Andımızın yazarı Reşit Galip 1893 Rodos doğumludur. İlk ve Orta öğrenimini Rodos’ta, liseyi ise İzmir’de okur. Milliyetçi, hırslı ve heyecanlı bir gençtir. Gönüllü olarak Balkan ve 1. Dünya Savaşları’na katılır. 1917’de Tıbbıye’yi bitirir. Atatürk’ün sofrasında Milli Eğitim bakanı Esat Sagay’ı eleştirdiği için bir kırgınlık yaşanır. Çok geçmeden 1932’de Esat Bey bakanlıktan istifa eder, Reşit Galip Milli Eğitim Bakanı olur. 1933’te andımızı yazar. 1934’te 41 yaşındayken ölür. Cebeci Asri mezarlığına gömülür.

 

 

 

 

 

 

 

 

1 Yorum

  1. değerli yazar, sizinle aynı düşüncede değilim.
    tekrar ve tekrar okudum, aklımda kalanlardan bir eksiklik var mı diye ve düşündüm,
    sonuçta burası Türkiye idi ve kapısına çarpı işareti konularak i nsanlar katlediliyordu Maraş, çorum ve dahasında… siz muhtemel 60’lar biz 80’ler. 2021 ler de ben hala 80’ler de kalamamışken sizin hala 60’lar da kalmanıza aslında şaşırıyorum ve çünkü 6 yaşına basmamış Emir “özğürlük” deyince Atatürk ve Deniz’i bir arada sayarken … yazıdaki amacınıza sulimizdir Emir ve benden…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here