söylesem hüzün olur, söylemesem de hüzün; 

zaten sözler de bezgin… kime ne anlatılsın? 

âh, dil’den ürker olduk; kimse dil’in bir düğün 

olduğunu bilmiyor; bir kenara atılsın 

diye bekliyor şiir… yılışık ve savurgan 

çok boyalı bir gülün yükselişi… ne hazîn!.. 

giderek kendimize sığınacak bir korugan 

bile bulamayarak… – ve elbette magazin 

bir yalnızlık edinip, n’olacaksa olacak 

diye yollara vurmak… terkide kaldı atım! 

aşklar bile sindiler, saklanıp köşe bucak; 

kalbimiz aksatada, âh, hazlar alım satım… 

ve giderek aynada nedensiz kırılmalar; 

dil bitti!… söz susuyor!.. bende bulutlanmalar… 

                                                    ( Hilmi Yavuz – bulutlanma sonnet’si) 

Her sabah,  işe giderken okulun hemen yanındaki parkta, bankta kitap okurken görürdüm onu.  Kimleri okumazdı ki? 

Gabriel Garcia Marquez okurdu. 

Kafka okurdu. 

Yaşar Kemal okurdu.  

Bilge Karasu okurdu. 

Oruç Aruoba okurdu. 

Kazancakis okurdu. 

Kavafis okurdu. 

Nazım Hikmet okurdu. 

Hasan Hüseyin okurdu. 

Nevzat Çelik okurdu. 

… 

Uzun uzun bekler, okulun çıkış zili çalınca, tekerlekli sandalyedeki kızını okuldan alır,  yol boyunca kızıyla sohbet eder,  güle oynaya eve dönerlerdi. ( Günlerden bir gün Suna ablanın kızına yolda şiir okuduğuna da tanık olmuştum. Gözlerim dolmuştu. )   

Suna ablayla böyle tanıştık. Her gün birbirimizi görmenin, birbirimize ‘günaydın’ demenin sıcaklığıyla bir gün, yanına gittim, oturduğu bankın bir köşesine de ben iliştim. Hal hatır sorduktan sonra, ‘Ne okuyorsun Suna abla?’ dedim. Ön yüzünü dizine kapadığı, arka yüzünü eliyle gizlediği kitabı, kısa bir tedirginlikten sonra, gösterdi. Emir Ali Yağan’ın Dersim‘Tertelesi’ni anlatan ‘Beyaz Dağın Güncesi’ni okuyordu. 

Şaşkınlık sırası bendeydi. Dersim’e çok uzak, Akdeniz’in kıyısındaki bir kentte,   orta yaşlı bir kadın Dersim’i okuyordu. Konuşmaya başladık, birbirimize ısındık, durur muyum hiç, Suna ablaya yeni kuşak Dersimli şairlerden söz ettim. 

Mehmet Çetin’den söz ettim. 

Aydın Öztürk’ten söz ettim. 

Fadıl Öztürk’ten söz ettim. 

Özgün E. Bulut’tan söz ettim. 

Hüseyin Elçi’den söz ettim. 

Nesimi Aday’dan söz ettim. 

Burhan Gündoğan’dan söz ettim. 

Dersim’in kayıp kızlarından Emoş Gülver’in torunu, sevgili Sema Kaygusuz’dan söz ettim. 

… 

Suna ablaya, kitaplığımın ‘Dersim bölümünden’ okuması için kitaplar verdim. Çok kısa sürede okudu kitapları ve yeni kitaplar istedi her defasında. 

Kitaplardan sonra hayatlarımızdan söz ettik.  

Erkek olan ilk çocuğunu küçük yaşta kaybetmişti. İkinci çocuğu Hazal ise doğuştan engelliydi. Eşi olanları kaldıramamış, her şeyi bırakıp gitmiş, Suna ablayı hayatın karşısında yapayalnız bırakmıştı. Deyim yerindeyse hayat bütün ağırlığıyla omuzlarına çökmüştü. Ama o yılmamış, yemek yemekte zorlanan kızına yemek yemeyi öğretmiş,  ayağa kalkamayan kızını ayağa kaldırmış ve apalayarak da olsa yürütmeyi öğretmişti. Hazal da annesinin sevgisine ve çabalarına karşılık vermiş, konuşmayı sökmüş, insanlarla iletişim kurmayı becermişti. 

Hazal’ı okullar kabul etmemiş,  Suna abla yılmamış, kavgayla dövüşle, pek çok kapıyı zorlayarak Hazal’ı okula yazdırmıştı. Hazal bu, yine annesinin direncine karşılık vermiş ve liseyi bitirmişti.   

Epeydir görmüyordum Suna ablayı. Hazal,  okulu bitirdikten sonra, parktaki okuma günleri sona ermişti. Hayatın telaşı içinde ben de arada bir neredeler, ne yapıyorlar diye düşünsem de sonra hayatın telaşına yenik düşüyor,  hayatın günlük telaşına geri dönüyordum. 

Yıllar sonra, dün, denizde karşılaştık Suna abla ve Hazal’la. Hazal’ı günlük spor için denize getirmişti. Hal hatır sorduk. Hazal’la da ayaküstü sohbet ettik. Meslek yüksek okulunu bu yıl bitirmiş, iş bakıyorlarmış.  

Suna Abla bu, bir zamanlar Çağdaş Hukukçular Derneği – Antalya Şubesi başkanı olduğumu unutmamış. Sözü döndürüp dolaştırdı, Ebru ve Aytaç’a getirdi. ‘’ Yazık bu çocuklara, İbrahim de Helin de boşu boşuna öldüler. Umurlarında mı onların? Bunların hepsi zalim! Sanki üzülecekler mi bu ölümlere? Sevinecekler, sevinecekler. Bak şimdi bu çocuklar da ölecek. N’olursunuz söyleyin, ölmesinler, zalimleri sevindirmesinler. Böyle çocuklar kolay mı yetişiyor? …’’ dedi. 

Sevgili Ebru! 

Sevgili Aytaç! 

Sizin bedenleriniz açlıktan üşürken ben denize gittim. Hazal’la Akdeniz’in serin sularına daldık. Ne olursunuz,  bağışlayın beni. Ama iyi ki gitmişim, yıllar sonra Suna ablamı gördüm işte. Bunları anlattı. Bana yalnızca yazmak kaldı. 

Sevgili Ebru! 

Sevgili Aytaç! 

Hazal’ın dirençli annesi Suna ablamın sesini duyun. 

Ölmeyin! 

Zalimleri sevindirmeyin!

                                                                                       Temmuz – Ağustos 2020 

                                                                                                                  Antalya  

DerkenarBu yazı artı gerçek’te 02.08.2020’de yayımlandı.  

Nusret Gürgöz, 1962 Elazığ doğumlu. 1984’te Dicle Üniversitesi – Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü; 1997’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Bir süre öğretmenlik yaptı. Bu aralar avukatlık yapıyor. 2009 – 2016 arasında Çağdaş Hukukçular Derneği Antalya Şubesi Başkanlığı yaptı. 1990’dan bu yana şiir ve deneme ağırlıklı olmak üzere ürünleri sanat – edebiyat ve meslek dergileri ile internet sitelerinde yayımlanıyor.  Düşbilgisi ( Çocuklar için şiirler – Kora yayın / 1998), Ağıdım Kuşlara Kalır ( Şiirler – Kora Yayın / 1999), En Hakiki Hayat Hikâyeleri ( Deneme / Anlatı,  Berfîn Yayınları – 2004),  Okuntu ( Şiirler – Kora Yayın / 2006) adlı yapıtları var. Antalya’da yaşıyor. Yazıyor. 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here