Ülkemizde en çok kadınlar yanıltılır. Kendi yaşamları hakkında, ülkede yaşananlar hakkında her an yanıldığımızı anlarız ya da anlayamayız. Anlamayalım diye bin bir türlü yanıltma yolları denenir.

En çok da şu seçme seçilme hakkı konusunda yanıltılırız. Çok kez tanık oldum “Seçme seçilme hakkı kadınlara gümüş tepside sunuldu, o nedenle değerini bilemiyorlar.” sözüne. Oysa bu sav doğru mudur? Yoksa yanıltıldık mı? Daha dün gibi yakın tarihin doğrusunu neden bilemiyoruz? O tarihi yaşayanların çoğu babamız, dedemiz, nenemiz, anamız değil miydi?

Öte yandan 1934’te seçme seçilme hakkımız olduğu halde biz kadınlar gerçekten özgür,  irademizle seçebiliyor muyuz? Yoksa seçmeye giderken güdüleniyor muyuz? Eşimizi bile seçme hakkını çoğumuz alamadıysak, biz gerçekten bu haklara kavuştuk mu? Biz hayatta neyi seçiyoruz? Ya da neleri seçmemiz gerekirken engelleniyoruz? Özgür müyüz? Eşit miyiz? Biz kadınlar eşit olalım, kadının insan haklarına kavuşalım, özgür irademizle seçelim, seçilelim diye hemcinslerimiz ne mücadeleler etmişler? Kısaca bakalım.

Türkiye Cumhuriyeti kuruluş sürecinde kadın hareketine baktığımızda; İlk etapta eğitim hakkı, oy hakkı, yurttaşlık hakkı talepleri ağırlıklıdır. Hareketin bileşenlerine baktığımızda; Rum, Ermeni, Çerkes, Yahudi, Kürt, Türk vb. kadınların yer aldığı oldukça çok kimlikli, bir hareket olduğunu görürüz. Her cemaatin kadın grupları kendi dergilerini çıkarmaktadır.

Cumhuriyetten sonra 1980lere kadar tek dilli, tek kültürlü, Türk – Müslüman kadın hareketinden söz edebiliriz.

Hukuk devleti olma yolunda atılan adımlarla İslami erkek egemen sistemin yerini modern devletin kontrolündeki erkek egemen sistem alıyor. Devlet, bir taraftan kadınları güvence altına alırken, bir taraftan aile, nüfus ve istihdam politikalarıyla daha çok denetim altında tutmaya başlıyor.

1914’te Kadınlar üniversiteye gitme hakkı kazanıyor. Sınırlı sayıda olsa da üniversite okuyan, yabancı dil öğrenen kadınlar batıdaki feminist hareketin etkisiyle feminizm ve kadın hareketinin ilk tohumlarını atıyorlar. Yani kadın hareketi, cumhuriyetten çok önce başlıyor.

1923 Haziranında Kadınlar Halk Fırkası kuruluyor. Nezihe Muhiddin, Nimet Remide, Şukufe Nihal, Latife Bekir kuruyorlar. Ama “Fırka” sözcüğü siyasi olduğundan Ankara onayını alamıyorlar. Kadınlar vazgeçmiyor. 7 Şubat 1924’te Nezihe Muhiddin öncülüğünde, Türk Kadınlar Birliği kuruluyor. Bu birlik, seçimlerde kadın aday gösterilmesini istiyor. Dönemin savunma bakanı, “O zaman kadınları askere alalım” diyor. Sonunda Nezihe Muhiddin ve ekibi birlikten uzaklaştırılıyor.

Kadınlara ilk siyasal hakları, 3 Nisan 1930’da belediye kanunları tanıyor. 1934 yılında Malatya millet Vekili İsmet İnönü ve 191 arkadaşı verdikleri bir anayasa değişikliği teklifiyle kadınların millet vekili seçme seçilme hakkı tanınıyor. 1 Mart 1935’te toplanan 5. dönem TBMM’ne 18 kadın millet vekili seçiliyor.

1975’e kadar kadın hareketinden söz edilemez. 1975’te İlerici Kadınlar Derneği (İKD) kuruluyor.

Yeni kadın hareketleri 1980’de başlar. 1985 – 1990’a kadar medeni kanun reformu, kadın hareketinin başlıca gündemidir. 2002 yılında yürürlüğe giren medeni kanun, yeni kadın hareketinin başarısını ortaya koyar.

1990 yılında Morçatı’nın kurulmasıyla ülkede kadın hareketi hız kazanmıştır.

Kadın hareketinin tarihi göstermektedir ki kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmemiş, bilakis bu hakkı tırnaklarıyla kazanarak almışlardır.

Umarız ki hakkımız olan ve elimizden alınmaya çalışılan “İstanbul Sözleşmesi” ne sahip çıkabiliriz. Mücadele ederek haklarımızın aşındırılmasına engel olabiliriz. Her gün 3 ya da 5 kadının öldürüldüğü ülkemizde, 5 Aralık seçme seçilme hakkımızı kazandık diyerek övünürken, öldürülen kadınları unutmayalım. Gerçekten seçelim, seçilelim, barışı, huzuru, eşitliği, adaleti, güveni kadın işin içinde olmadan kazanamayız. Artık gerçekten uyanma zamanı. Geçmişle övünürken, geleceği kurma zamanı. Yaşasın Kadın Dayanışması!

 

1 Yorum

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here