Yollar incir ağaçlarının altında yiter

Terk edilmiş bir dağ evin yamacında

Bahçesinde ayrık otları, kenger

Paslanmış bir zincir kuyunun çıkrığında

Bir keçi meler uzaktan, usul bir yel

Süzülür yaban asmaları arasından, niye

Göçtünüz kardeşler – lanet olsun savaşa!

Köylü çocuklar ile kentte yaşamasına karşın bir yanı köyde olan tüm çocukların ağaçlarla hem dostluğu hem de mutlaka bir macerası vardır. Dünya güzeli / iyisi bir arkadaşım anlatmıştı, bahçelerindeki ceviz ağacına,  kollarıyla bacaklarıyla ağacın gövdesine bir maymun gibi, sarıla sarıla, ağacın gövdesini kavraya kavraya kara kuru o sıska bedeniyle çıkar, ağacın tepesinden inmez,  orada düşler kurar, hiç gitmediği uzakları, başka ülkeleri, başka dünyaları düşünürmüş.

Benim dostluğum ve maceram ise bahçemizdeki dut ve zerdali ağaçlarıylaydı. Annem babam ellili yılların başında kente yerleşince,  yoktan var ederek yaptıkları kerpiç evin arkasında,  köyden fidanlarını getirip diktikleri dut, zerdali, elma, vişne… ağaçları ile güzelim bir bahçe yetiştirmişlerdi.

Benim çocukluğum yetmişli yılların başına denk gelir. Ağaçlar yirmi yılda büyüyüp kocaman olmuş, ben de dut ve zerdali ağaçlarının üzerinden inmez, dutu silk(el)er, zerdalileri birer birer toplar olmuştum.

Alışkanlık bu ya, yaz gelip de köye gittiğimde dahi,  dut ve zerdali ağaçlarının tepesinden de asla inmezdim.

Zeytin ağacını hiç tanımadım. Zeytine ilişkin bilgim, mahalle bakkalımız Hasan Emmi’nin gazete kâğıdından yapılmış külahlara koyarak sattığı, siyah, ekşi, acı, kekre… tadı olan, damak zevkimize de pek uymayan, sabahları peynirin yanında yenen bir yiyecek olduğuydu. 1980’(ler)de şiire başladığımda Bedri Rahmi’nin :  ‘Önde zeytin ağaçları arkasında yâr / Sene 1946 / Mevsim sonbahar / Önde zeytin ağaçları neyleyim neyleyim  / Dalları neyleyim. /  Yâr yoluna dökülmedik dilleri neyleyim  /  Yâr yâr!.. Seni kara saplı bir bıçak gibi sineme sapladılar…’ dizelerini okumuş, sarsılmış, bu dizeleri yıllarca mırıldanıp durmuştum. ( Hâlâ da zaman zaman, dudaklarımdan dökülür bu dizeler.)

Doğup büyüdüğüm bölgede zeytin ağacı hiç yoktu. Ne zamanki hayat beni Akdeniz’e savurdu, o zaman tanıdım zeytin ağaçlarını. Zeytin ağaçlarının insanın hayatında ne kadar önemli olduğunu bu bölgede gördüm işte. Köylerde hemen herkes kışlık zeytinini kendisi toplar, zeytinyağını kendisi üretir; kentte yaşayanlar da pazardan aldıkları zeytinleri kavanozlara basar, nice emekten sonra, yenir hale getirir(di).

Sonra Ege’ye düştü yolum, Dağ taş zeytin ağaçlarıyla doluydu. Zeytin ağaçlarının çok uzun yaşadığını, deyimi yerindeyse evlerin direği olduğunu, evlerin değirmenini döndürdüğünü… Soma’nın Yırca Köyü’ne yapılmak istenen termik santrale karşı, köylülerin yürüttükleri direniş sırasında öğrendim.

Sonra kardeş ülke, dost ülke Yunanistan’a düştü yolum. Ülkenin dağ taşı zeytin ağacıydı. Orda da köylüler zeytinleri topluyor, yıllık ihtiyaçlarını topladıkları zeytinlerle karşılıyorlardı. Dağı taşı, zeytin ağaçlarını, sokaktakileri izlerken… ‘Emanet Çeyiz’  romanı düşmüştü usuma. Hani geçen yüzyılın başında, 1920’de,  Denizli – Honaz’dan Rum komşuları Yunanistan’a sürgüne gider(ler)ken, komşuları Minoğlu’nun karısının saklamaları ve korumaları için kızları Eleni ve Sofiya’nın çeyizlerini Denizlili bir aileye, Kemal Yalçın’ın dedesine,  teslim edilişinin ve sonrasının anlatıldığı Kemal Yalçın’ın o olağanüstü romanı…

Sonra mı ne olur? Yalçın’ın babası ve annesi yazardan Rum komşularını bulup ‘Emanet Çeyiz’i sahiplerine vermesini isterler, Yalçın; Minoğlu’nun torunlarını 1994’te Yunanistan’ın Volos kentinde bulur ve Eleni ve Sofiya’nın çeyizlerini yetmiş altı yıl sonra teslim eder.

Derken Turgay Değirmenci’nin dizeleri dökülüyor dudaklarımdan: ’’…her güz zeytin çırpımında  / ikiye bölüyorum topladıklarımı / yarısını kendime ayırıp / Girit’e gönderiyorum diğer yarısını / Hristo’nun torunu Aleksi’ye’

Roman ve şiir birleşince gözlerim, yüreğim doldu, sözcükler boğazıma ve kalemime düğümlendi işte!

Sonra işte mübadillerin öyküsünü dinledim her iki yakadan.

Sonra işte mübadillerin öyküsünü okudum her iki yakadan.

Sonra işte mübadillerin acısını duy(umsa)du(ı)m her iki yakadan.

Sonra işte mübadillerin gözlerini gördüm her iki yakadan.

Gittiğiniz yollar bir haç biçimini almış

Köylüler sizi konuşuyorlar hâlâ:

Çalışkandılar, dürüsttüler ve iyiliksever…

Kiliseyi her gün süpürüyorlar, çarmıha gerilmiş

İsa tasvirine mum yakıyorlar hasat mevsiminde

Yüreklerinin buhurdanında dostluk tüten nineler.

Niye göçtünüz kardeşler, her gece

Ortadan el ayak çekilince adlar

Başbaşa verip konuşuyorlar, bir zeytin ağacı

Köklerini uzatıyor karşı kıyıya

Buluyor kardeşinin yüreğini, denizin üstünde

Kanatlarını ikiye bölüyor güvercinler

Diyor, ilk dizelerini yazının girişine aldığım ‘Romiosini’ şiirinde Ahmet Erhan. 

Köklerimin olduğu dedemin, babamın köyü Ğ(X)ozik,  Harput’un arkasından,  eskiden Murat Irmağına;  şimdi Keban Baraj Gölü’ne uzanan uzun, geniş, verimli bir ovanın ortasında yer alır. Tam bir halklar armonisidir / şenliğidir, bu bölge. Dağlarda kaya mezarları, mezarlıklarında adsız ölüler… vardır. Yıkık kiliseler serpilmiştir ovanın her bir yanına. Türkler, Kürtler; Aleviler, Sünniler…  bir arada yaşar, bir tek Ermeniler ve Süryaniler yoktur ( artık ) bu coğrafyada.

Yalnızca arkalarından anlatılan kıyım öyküleri kalmıştır.

Bizim orada deniz de yok,  karşı yaka da yok, köklerini karşı yakaya uzatacak zeytin ağacı da yok.

Yok yok da:’ Bir keçi meler uzaktan, usul bir yel

Süzülür yaban asmaları arasından, niye

Göçtünüz kardeşler – lanet olsun savaşa!’

Soruyu bir kez de ben sorsam,  kızmazsınız değil mi(?):

Sahi niye göçtünüz kardeşler? 

Sahi niye göçtünüz?

                                                                                                   Ekim – 2018

                                                                                                  Aydın – Antalya

8 YORUMLAR

  1. Çok güzel. Denizli’de çalıştım. Göçerken çeyizlerini bıraktıkları ilçeye, Honaz’a gittim. Honaz’daki kitaba yansıyan saygı, dostluk, dayanışma bu toprakların ürünü. Bugün her yanımız göç olmuşken “Emanet Çeyiz’in” gerçek sahiplerine ulaşmasına sevinip de ağlayabilen insanımızın sayısı maalesef azalmaktadır. Ancak bu toprakların mayası Zeytin ağaçlarının kökleriyle döşenmiş, bundan olmalı elimizi uzattığımızda buluşamasak da umudumuz hep diri. Kaleminize sağlık.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here