Yaz gelip de sıcaklar artınca, herkesin gönlünden yayla geçer. Serinliğin özlemi, soğuk suların hasreti. Sohbetler de hep yayla kokar. “Şöyle soğuk suyun içine karpuzu yuvarlayıp, rakı şişesini de yanına koysam!” demeyen var mı? Yayla yüksektir, genelde de ormanlıktır. Orman yoksa serinlik de yoktur, su da. Gölgesiz yaylayı kimse özlemez. Özlemez de yaşamımızda bunca değeri olan ormanı yeterince korur mu? Değerini bilir mi?

Özellikle Antalya’nın yaylaları ülkemizde ünlüdür. Eski Antalyalılar, yaylasız yapamazlar. Yaz gelince, gözleri dağlardadır. Antalya yaylaları, böyle bir iki tümceyle geçiştirilmez. Onları başka bir yazı konusu yapmalıyım.

Bu yaz corona virüsü yüzünden yaylama zar zor gelebildim.( Malum 65 yaşı geçenler devletin gözdesi ya, gözlerinden sakınıyorlar yaşlıyı!) Sadece yayla değil elbette, toprağa dokunmak, yeşilin yaşamasına katkıda bulunmak, sokak hayvanlarını beslemek, onların verdiği sevgiyi doya doya yudumlamak az şey mi? Kırlardaki bin bir çiçekli dikenler, onlardan daha güzel çiçek var mı ki? Dikenler, korumasını kendileri yapar da güzelliğini sakınmaz. Hoyrat dokunmaya kalksın, dikenini öyle bir batırır ki çığlık attırır.

Bir de anacığımın “Gönül yaylası” vardı ki, onu anlamam epeyce zamanımı almıştı. Biz çocuklara ne zaman kızsa, “Gönlümün ne yaylasını bildiniz, ne sahilini!” derdi. Meğer gönül yaylası az buz değilmiş, iç serinliği tam da yaşamın kendisiymiş. Yaşım ilerleyince anladım, beni yaşatan, alı yeşili görmemi sağlayan, gönlümün yaylasıymış.

Dün eski öğrencilerimden yazar Halil Erdem ile Yusuf Erkan, beni yaylaya davet ettiler. Gölhisar’ın “Böğrüdelik” yaylasına. Adını hakkıyla taşıyan, tam da dümdüz böğründen kaynak suyu fışkıran Böğrüdelik. Gölhisar’da sıcaklık 34 dereceyi gösterirken, yaylada yün hırkalara sarınıp üşütüp hasta olma kaygısı taşıdık. Buz gibi suyundan içerken, sıcacık sohbetlerimize daldık. Edebiyat, sosyoloji, tarih, arkeoloji, olmazsa olmaz siyaset vb güven kaygısı taşımadan, rahatça konuştuk. Malum son yıllarda en çok güven eksildi insanlıktan.

Böğrüdelik’ten ayrılırken, kuşbakışı Gölhisar’ı izledik. Araştırmacı yazar Yusuf Erkan, “Bak Hocam, şu gördüğün dağın adı ne biliyor musun? Duyunca şaşıracaksın. Bu dağın adı; Ermeni Dağı”. Gerçekten şaşırdım hiç duymamıştım. Bence sadece Toros dağlarının devamıydı. “Şimdi bu dağın adı ‘Ermenek Dağı’ olmuş.  Dün Pırnaz’daydım. Onun da adını değiştirip ‘Elmalı Yurt’ yapmışlar.”  Yaşlılar, Pırnaz’ın eskiden bir Ermeni köyü olduğunu söylerler. Şimdi onlardan hiç biz iz olmadığından, doğru olup olmadığını bilemiyorum.

 Tarihi unutturma çabasını oldum olası hiç mi hiç anlayamadım. Tarih neden unutturulmaya çalışılır ki? Zaten ne kadar uğraşsalar da halk unutmuyor. Pırnaz’a kimse Elmalı Yurt demiyor. Kızılcadağ’a hala “Piyadin” derler. Daha birçok örnek verebilirim.

Yayladan akşama doğru, tadı damağımızda kalarak indik.  O sırada “Son Nokta” dergisine yazı yollamayı anımsadım. Dışarıda doğanın yeşili cayır cayır sıcakta can çekişirken, yaylayı yazmak iyi gelecekti. Zaten Adana’nın “Güzpınarı” yaylasından da yeni gelmiştim. Oranın da tadı damağımdaydı. Feke ırmağının kıyısında, üstünden sis eksilmeyen ormanın, bin yaşında çınarların içine gizlenmiş küçücük bir yayla köyüydü Güzpınarı. Sincapların sesi, kuşların sesine karışırken, dost yazar MEY ile sohbetin en koyusunu gerçekleştiriyorduk. Sohbetin yaylada olması ayrı bir tat veriyordu. Feke ırmağına tepeden bakan bir de uçurum vardı ki, MEY’in öykülerinin baş kahramanıydı. Uçurumu merak ediyordum. Bir sabah yola çıktık. Bin yıllık patikadan ürkerek uçuruma vardık. Aşağıdan su sesi çağlarken, yaşını hesaplamak epeyce zor olan çınarı konuştuk. MEY anlatıyordu.

“Bu çınarın adı; Darağacı Çınarı. Osmanlı zamanında bu çınarın dallarına az adam asılmamış. Bu nedenle adını Dar ağacı Çınarı koymuşlar. İçinin oyuğundan çocukken kurşun toplar oynardık. Bir gün babama kurşunun birini gösterdim. Çınarın içinden neden sürekli kurşunlar çıkıyor diye sordum. Osmanlı zamanında buraları Derebeylere kiraya verilirmiş. Onlar da halktan aldığı haracın kendi hakkını aldıktan sonra Kostantiniye’ye yollarmış. İstanbul’un eski adı bu. Cumhuriyetten sonra İstanbul oldu. Buranın derebeyi Kozan. Kozan Osmanlıya genç devşiriyor, asker diye. Acemi demesinler diye de bu çınara atış yaptırıyor, onları eğitip yolluyor.”

MEY’i dinlerken, yüzüme bir yayla yeli çarptı. Çınarın acıları içimde sızladı. Sanki bana “Benim dallarım çocuklar salıncak kursun diyeydi. Hem insan astılar dalıma, hem de adımı ‘Darğacı’ koydular. Böğrüme sıktıkları kurşunları doldurdular. İçim kurşun ve asılan gençlerin çığlıklarına dayanamadı, işte böyle oyuldu.” der gibiydi. Yaylanın serinliği, güzelliği doyumsuzdu ama çınarın acıları, bu güzelliği gölgelemişti. 

Çınarın acısını içimde duya duya dostun evine döndük. Neşem kaçmıştı. Tam o sırada dost gülümseyen bir öyküsünü okudu. Konu yine edebiyata yöneldi. Yayla yeli bu kez gülümsetti. Üstüne bir de gül rengi çay, keyfimiz yerine geldi. Yine de çınarı unutmak ne mümkündü.

Kozan Kalesi’ne çıktık, Adana’ya tepeden baktık. Bu kalede neler yaşanmıştır diye düşlere daldık. Sohbeti yeniden canlandırdık. “Herkesin bir yaylası olmalı, ille de gönlünün yaylası” diyerek noktayı koyduk.  

1 Yorum

  1. Ne de güzel yazmışsın ustam. Yazdıklarını okurken karşılıklı söyleşilerimiz canlandı gözümde. Ben MEY, gereksiz uzun adların kısaltılmış haliyim. Buralarda dağlar halâ güneş doğarken yekiniyor, batarken bağdaş kurup oturuyor. Ama uçurumlar yerli yerinde. Sisli dağlardan herkese selam olsun. / MEY / 31.08.2020

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here