“Ağaç bana yaralarını gösterdi / ki ben budak sanıyordum / ben ağaca yaralarımı gösterdim / ki o yaprak sanıyordu / gül gibi geçinip giderken / yer değiştirdi yaralarımız / yarama ne kadar uzak bakarsam / ki o kadar dağlara yakın / yarasına ne kadar yakın bakarsa / ki o kadar sulara uzak / ağaç bana uzağını gösterdi / ki ben yakın sandım / ben ağaca yakınımı gösterdim / ki uzak sandı / ağaç ve ben / hem budak hem yara.” Sezai Sarıoğlu

Ülkemize gelebilmek için ne kadar çabalasa da demokrasi, kapıyı pek açan olmadı. Zaman zaman kapı yarısına dek açılsa da bir rüzgar geldi kapattı ve biz dışarıda kaldık. O günlerden beri biz dışarıdayız, içeride olabilseydik belki kapının anahtarı bizim elimizde olabilirdi. Ali Yüce’nin dediği gibi.” Avrupa bize bin kapı verdi de bir anahtar vermedi.”

Her gelen dini az ya da çok kullandı. Gözümüze kül attı. Hep toprağın altıyla oyaladı bizi. Toprağın altı derken, anladığımız farklıydı. Biz “Toprağın altı”ndan cenneti umuyorduk ve hep ona yatırım yaptık. Gözümüzün önündeki güzellikleri görmeyi ıskaladık. Mutluluktan pay bile istemedik. S. Demirtaş diyor ya “Mutlu olanın mutsuza borcu vardır.” diye. Biz alacağımızı bile isteyemedik. Yerin altından öylesine umutlandık. Kapattık gözlerimizi yaşama. Kuşlar öttü, çiçekler açtı, çocuklar şarkılar söyledi, aşklar kapıyı tekmeledi, güneş vurdu alnımıza uyanmadık. Hep toprağın altını düşledik.

Bizim toprağın altı ile onlarınki farklıymış bilemedik. Bilseydik koruyabilir miydik? Onlar, ağaçların, ceylanların, kuşların, suların çığlığına aldırmadan, toprağı yerinden söküp atarak, altın denen metale kavuşmak derdindeymiş. Parlıyormuş altın denen. Sadece sarı bir metalmiş. O gelince diğerleri ölürmüş. Onlar da gözünü kırpmadan öldürmeye soyunmuşlar. Yeter ki sarı metal onlara gelsinmiş. Biz, elbette bunları anlayamazdık. Çünkü yaşam bu değildi.

Ülkemiz orman yoksuluydu. Okullarda öğretmenlerimiz hep bunu anlattı bize. Bizim neslin kutsalıydı ağaçlar. Değil bir ağacı kesmek, yaprağına bile el süremezdik. Ülkemizde ormanın az oluşu derdimizdi. Oysa şimdi başımıza gelene bakın. Azıcık ormanımızı yok etmeye çalışan canavarlar sardı ülkemizi. Yaktılar, yıktılar, kestiler, olmadı şimdi köküne kibrit suyu döküyorlar. Nerde ağaç var saldırıyorlar. Orman olan yerde altın olurmuş. Parmağımızdaki evlilik yüzüklerini versek hırsları doyar mı dersiniz? Kurtulur mu ağaçlar?

Bir dergide okumuştum. Ağaç kesilirken korkarmış. Ya yanarken? Şu anda ülkeyi korku yönetiyor ya, bu paydan ağaca da mı düştü dersiniz?

Korku, eğitseldir derler. Bir süre istediğini kabul ettirir. Ama ömrü kısadır. Eğitimde en uzun ömür sevginindir. Korkutmak kolay, ama sevmek daha kolay. Güzele kıymak çirkin, güzelle yaşamak doyumsuz keyifli. Tadını bilene elbette. Ya hiç sevgiyi tatmadıysa… Onu seven olmadıysa… Almayan ne bilir vermeyi? O ancak kıymayı, kırmayı, yıkmayı, yakmayı, yok etmeyi öğrendiyse… İşte en büyük tehlike de ondan gelir. Hırsı doymaz. Kandan, candan, kötülükten beslenir. Ne insan sever ne de ağaç..

Kaz Dağlarını hiç görmedim ben. Ama bilirim oksijen deposu, soluk borumuz olduğunu. Amazonları da görmedim, ama bilirim dünyanın nefesi olduğunu. Fırtına Vadisi’ni görmüştüm yağmalanmadan önce. Bin bir çiçek kokusuyla sarhoş olmuştum. “Beni buraya gömün” dedim yanımdaki dostlara. O çiçeklere bir tutam besin olmak istedim. Sonra saldırdılar oraya da yüreğim tanıdık bir dostun yasını tuttu.

Çözümü var mıdır bütün bunların? Acaba uygar bir ülke olan Kanada’nın çevrecilerini çağırsak, birlikte haykırsak bizim dağlarda, olmaz mı dersiniz? Bence olabilir. Kanada, sadece sarı metale aşık bir şirketten ibaret olmasa gerek. Biz de korkaklardan ibaret değiliz zaten.

“Benim kızım su / benim oğlum ağaç / benim çocuğum dağ.” S. Sarıoğlu

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here