Yeni yerel yönetimler 6. aylarını tamamladılar.

Antalya Büyükşehir Belediyesi yeni yönetiminin de teslim aldıkları uygulamalara ve kayıtlara artık tamamıyla hakim vaziyette olduklarını varsayabiliriz.

Yapılan açıklamalarda esas olarak altı çizilen konu, Büyükşehir Belediyesinin, Türel döneminden kalan yatırımlar ve yerel seçimlerden birkaç ay önce belediyeyi taahhüt altına soktukları sözleşmeler nedeniyle, hem ciddi bir borç külfeti, hem de elleri kolları bağlanmış durumda bırakılmış olmalarıdır.

Kamuoyunun önemli bir kısmı ise, bu açıklamalara hak vermekte, zaten bu nedenle önceki yönetime yol verildiğini dile getirmektedir.
Gelin görün ki bu durumun sürgit dillendirilmesinin ve ah vah yapılmasının da bir sınırı olmalıdır.

Zira bu konu anlaşılmıştır; Türel Yönetimi kamusal kaynaklarımızı sorumsuzca tüketmiştir, kamusal imkanları zenginleşme aracı olarak kullanmıştır, rant yaratacağım derken toplumsal ihtiyaçları değil, menfaat çevrelerini kollamıştır, planlama ilkelerine aykırı olarak kamusal alanların piyasalaştırılmasına hizmet etmiştir, bilim dışı uygulamaları ile hem kente, hem kamu bütçesine, hem ekolojik yapıya hem de insan sağlığına zarar vermiştir.

Diğer bir ifade ile Türel Yönetimi tam anlamıyla çok ciddi düzeyde kamu zararına neden olmuştur.

O halde, konu edilen kamu zararlarının, haksız ve insafsız borç yükünün faillerinin siyaseten seçim yenilgisi dışında herhangi bir sorumlulukları olacak mıdır, olmayacak mıdır? Bu aşamada cevap verilmesi gereken soru budur.

Çünkü eğer ortada bir kamu zararı varsa, ihmal düzeyinde dahi olsa, buna neden olanların hesap vermeleri, neden oldukları zararı karşılamaları mevzuatımız gereğidir.

Kamu görevlilerinin neden oldukları zararlardan dolayı sorumlu olmaları gerektiği Anayasanın 40 ve 129. Maddeleriyle ortaya konulmuştur.
Ayrıntılı düzenlemeler kamu görevi üstlenenlerin bağlı olduğu özel yasalar yanında özellikle “Kamu zararlarının tahsiline ilişkin usul ve esaslar hakkındaki yönetmelik” ile düzenlenmiş durumdadır.

21 milyona ihaleye çıkarıp 131 milyona tamamlanan, üstelik yetki gaspıyla hareket edilerek Anaysanın 43 ve 56. maddelerine, DSİ Yasasına, ASAT’ın bağlı olduğu İSKİ Yasasına, Havza Koruma Yönetmeliğine, Kıyı Yasasına, ÇED Yönetmeliğine aykırı davranılan Boğaçayı Projesinin failleri hepimizin parasına el koymakla kalmadılar, Konyaaltı sahilinin de yok olması riskini yarattılar.

Üstelik taşkın önleme adı altında, ilk aşamada denizi dere yatağına alacağım diye gereksiz masraflar yaptılar. Dere yatağını daralttılar. Dere tabanında yapılan kazılar nedeniyle doğal yapı tamamen bozuldu. Konyaaltı sahilini besleyen rüsubat akımının önü kesildi. Yetkililer bu gelişmelere bağlı olarak, sahilde ciddi oranda erozyon meydana geldiğini açıkladılar.

Durgun su, sucul bitkiler, yosunlaşma, koku, haşarat vs türlü türlü musibetlerle kent hakları ağır derecede ihlal edildi.

Konyaaltı sahilini de bu hayal projeye kurban eden Antalya Büyükşehir Belediyesi yetkilileri; bu katliama olur veren ASAT ve DSİ yetkilileri; menfaat çevrelerinin beklentileri karşılansın, gönlü hoş olsun diye bilimsel olmayan açıklamalarıyla danışmanlık yapan akademik çevreler şimdi hiçbir şey olmamış gibi yaptıkları, edindikleri yanlarına kar mı kalacak ?
Dere yatağında Liman yapacağım masallarıyla global şirketlere, fuarlara, emlak çevrelerine, tasarımcılara ödenen milyonlar sineye mi çekilecek. ?
Daha ilk aşamadan itibaren yapılan itirazları, eleştirileri iktidar körlüğü içinde küçümseyerek dinlemeyenler, maksatlı bir şekilde kamu zararının büyümesine neden olurlarken kimleri zenginleştirdikleri sorgulanmayacak mı ?

-Bu gölet niye yapıldı ?

-Önce liman yapımı, sonra denizin dere yatağına alınması fikri hayal olduğu anlaşıldıktan sonra bu gölet hangi ihtiyaçın ürünü olarak yapıldı. ?

-gölet imalatında nasıl bir kamu yararı görüldü ?

-Muhasara arsaları imara açılarak bu proje ile mi kıymetlendirilmek istendi ?

-Dere yatağına liman yapamadık, denizi taşıyamadık bari “fıskiyeli” ! bir havuz yaparak sözümüzü böylece yerine getirmiş olalım mı denildi ?

-Muhasara arsalarının imar durumunun değiştirilmesi de mahkemelik oldu, rekreasyon alanları olarak kullanılan dere kenarlarındaki özel mülkler de kamulaştırılmadan işgal edildiği için mahkemelik oldu; bütün bu yasa dışı uygulamalar sonucu ortaya çıkan kamu zararları sineye mi çekilecek ?

Aynı şekilde 250 milyon TL ye mal edilen Konyaaltı sahil projesinde yaşanan hukuksuzluklar, adrese teslim kayırmacı ihaleler, kamu zararına neden olacak maksatlı uygulamalar hakkında da gerekli incelemelerin yapılması ve kamuoyu ile paylaşılarak sorumlular hakkında gereğinin yapılması kamuoyunun beklentileri arasında olduğu unutulmamalıdır…
5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanununun 8’inci maddesi hükmü uyarınca, her türlü kamu kaynağının elde edilmesi ve kullanılmasında görevli ve yetkili olanların yetkili kılınmış mercilere hesap vermeleri zorunludur.

“Kamu zararlarının tahsiline ilişkin usul ve esaslar hakkındaki yönetmelik” 4. Maddesi, “…

c) Kamu kaynağı: Borçlanma suretiyle elde edilen imkanlar dahil kamuya ait gelirler, taşınır ve taşınmazlar, hesaplarda bulunan para, alacak ve haklar ile her türlü değerleri,

ç) Kamu zararı: Kamu görevlilerinin kasıt, kusur veya ihmallerinden kaynaklanan mevzuata aykırı karar, işlem veya eylemleri sonucunda kamu kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olunmasından doğan zarar olarak ifade edilmektedir.

aynı Yönetmenliğin 5. Maddesinde ise

(1) Kanunun ilgili maddeleri gereğince, kamu görevlileri; kamu kaynaklarının etkili, ekonomik, verimli ve hukuka uygun olarak elde edilmesinden, yönetilmesinden, kullanılmasından, korunmasından, kötüye kullanılmaması ve her an hizmete hazır bulundurulması için gerekli önlemlerin alınmasından sorumludurlar.

(2) Kontrol, denetim, inceleme, kesin hükme bağlama veya yargılama sonucunda tespit edilen kamu zararının geri ödenmesi sürecine, kamu görevlileri ile birlikte ilgililer de dahil edilir…” hükmü yer almaktadır.
Bu aşamada yapılan açıklamalara göre ; Sayıştay incelemesi ve yargılama suretiyle tespite ihtiyaç kalmadan kontrol, denetim ve inceleme sonucunda kamu zararı olduğu kesin olarak ortaya çıkmış bulunmaktadır.

Bu ve benzeri garabetlerin bekletilmesinin telafisi imkansız zararlara neden olacağı da kesin olarak belirlenmiştir.

O nedenle kimsenin bu zararı büyütmek, ötelemek, hatta ortak olmak gibi bir keyfiyeti söz konusu bile edilemez.

Bundan sonrası bu tespitleri yapan ilgililerin, yürütmenin ilde bulunan en üst amiri olan Valiliğe durumu bildirmelerine kalmıştır. Valiliğin bütün bu yolsuzlukları ve kamu zararlarını önemsememesi, takibe konu etmemesi halinde yargısal sürecin işletileceği de açık bir konudur.

4483 sayılı Memurlar ve diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkındaki Kanun da ortaya koymaktadır ki suç işleyenler kadar bu suça ortak olanlar, suçun üzerini örtenler, gereğini yapmayan yetkililer de sorumluluktan kurtulamazlar.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here