“Kadından, kadınlığını gerçekleştirebilmesi için, kendisini nesne ve kurban haline getirmesi istenir.

Bu da egemen özne olma iddialarını bir yana bırakmak zorunda kalması demektir. Özgürleşmiş kadının durumuna özellikle damgasını vuran işte bu çelişkidir. Eksik olmayı kabul etmediği için kendisini kadın rolüyle sınırlandırmak istemez. Öte yandan kendi cinselliğini yadsımak da eksik olmak anlamına gelir. Erkek, cinselliği olan bir insandır. Kadın da ancak cinselliği olan bir insandır. Kadın da ancak cinselliği olan bir insan olduğu zaman erkek ile eşit bir birey olur. Kadının kadınlığını yadsıması, insanlığın bir bölümünü yadsıması anlamına gelir.” (Simone de Beauvair- Baş Ucu adlı kitabımdan)
………………………………………………………………………………………………………………………..

“Türban”ı Arapça veya Farsça bir sözcük sanıyordum, Fransızca bir sözcükmüş. Yani baştan kaybettik. İslam inancına Hıristiyan adlandırması veya taçlandırması. Yanlış anlaşılmasın, her hangi bir dinin derdinde değilim. Beni ilgilendiren, dinin yaşam tarzı olarak insanlara dayatılması.

Bana göre, bir insan kendi özgür iradesiyle ve bilinciyle karar verecek olgunluğa erdiğinde inancı ve o inancın gereği olan ibadetler, ritüeller konusunda kendisi karar vermeli. Ama o güne gelinceye kadar da, nesnel bir tarih, felsefe ve sosyoloji bilgisine sahip olmalı. Yoksa bu iş, “yarım doktor candan; yarım hoca imandan eder”e varır.

(Baş)a dönecek olursak türban, bugünkü dayatılan anlamıyla, “uzun ve geniş bir eşarbı alın, kulaklar ve saçlar görünmeyecek biçimde başa dolayarak omuzlara sarkıtarak oluşturulan baş tuvaleti” olarak açıklanıyor.

Kur’andan vb. kaynaklardan alıntılara vardırmadan konuyu kendi aklım, mantığım ve bilgilerimle irdelemek istiyorum:

Başörtüyü kadının olmazsa olmazı olarak görmek, bana kadını ta baştan günahkâr saymak; düşünmeden, sorgulamadan örtünen kadının da kendisini baştan günahkâr olarak kabul etmesi gibi geliyor. Bir başka açıdan bakıldığında da kadının bir mal, mülk gibi algılanması olarak görülüyor.

Bunu topluma özgürlük olarak sunanlara sormak istiyorum: Başörtü bir sınırlama; her sınırlama da, bir biçimiyle özgürlüğün sınırlanması değil midir? Başörtü takmak zorunda olduğunu düşünenler ve takanlar, ta baştan gerek baskıyla, gerekse kendi iradeleriyle kendilerini ötekileştirmiş olmuyorlar mı? Kendilerini ta baştan günahkâr kabul etmiş olmuyorlar mı? Bedenlerinden utanmaları gerektiği düşüncesine kapılmış olmuyorlar mı? Erkeklerle eşit olmadıklarını onaylamış olmuyorlar mı?

Ayrıca, siz başörtüyü özgürlük olarak sayanlar, -bu bir özgürlük ve bunda direnmek bir özgürlük mücadelesi ise, siz, toplumun bir kısmının verdiği, ekonomik, siyasi ve inançsal özgürlüklerine ne kadar destek verdiniz? Verdiğinizi söyleseniz bile hayat içinde bunun örnekleri yok. Öyle olduğunda da sizin başörtüyü özgürlük olarak sunmanız ne kadar bilinçli ve ne kadar samimidir? Size bunu özgürlük diye sunanlar, bunu özel hayatlarında ne kadar uyguluyorlar? Örneğin bu giyim tarzını, aile bireylerinde küçük yaştan beri uyguluyorlar ve çocuklarının okullarını ona göre mi seçiyorlar? Yoksa özel okullarda, kolejlerde, hatta “Hıristiyan Kulübü” dedikleri Batı ülkelerinde mi okutuyorlar?

Türbanı ve laiklikten uzak bir din ve inanç anlayışını, Kur’an Kurslarını ve İmam Hatip okullarını yaygınlaştırarak kitleselleştirmekte ve kurumsal hale getirmektedirler.

Düşünmeden edemiyorum: Açık veya kapalı olmanın ölçüsü nedir? Tepeden tırnağa tüm bedenin kapatılması, yalnızca gözlerin açık bırakılması mıdır? Bu da sanırım yalnızca Afganistan’da var ve “burka” olarak adlandırılıyor. Böyle bir giyim tarzında, bir kadın kadın olarak değil de, kendisini suç işlemiş biri olarak saklamak istiyorsa, bunu nasıl önleyeceksiniz? Kadın suç işlemez diye düşünüyorsanız; bunun evinden dışarıya çıkamadığı zamanlarda mümkünü vardı ama, günümüz dünyasında bir geçerliliği yoktur. Yani kadın, inanç açısından da, diğer bakımlardan da olsa, suç işlemek pahasına, evinin dışında, sokakta, işyerlerinde; yani hayatın her alanında aktif olarak bulunmalıdır. Bunu kadınların güvenliği açısından doğru bulmuyorsanız, bunun sorumluluğu da biz erkeklerde, yani eril sistemdedir. Yani kadınların güvenliğini tehdit eden de biziz; sağlayacak olan da biz olmalıyız. Bu da kadınları eve kapatmakla olamaz. “Tehdit eden güvenlik sağlayamaz; bu işin doğasına aykırıdır, kadınlar güvenliğini ve özgürlüğünü ancak kendileri mücadele ederek kazanabilirler” diyorsanız bu doğrudur ve tarihsel bir gerçekliktir.

Toplumun bir yarısı köle durumundayken, diğer yarısı özgür olamaz. Bir kısmı yeryüzüne çakılı dururken, diğer yarısı gökyüzüne yükselemez. Ancak birlikte özgür olabiliriz. TBMM’inden evimize kadar eşit, dengeli ve adil bir temsil hakkına sahip isek ancak özgür olabiliriz. Bir elimizde ipleri, öbür elimizde kırbacı tutarak özgür olamayız. Olsak olsak zalim oluruz. Bir kısım kadınlarımız bunu doğru olarak algılayabilir; kaderi sayabilir; içselleştirebilir. Ama, eşitlikten, adaletten yana olanlar buna karşı olmalılar.

Kendilerine din-iman süsü verenler bu düşünceleri dine karşı olmak olarak görmek isteyebilirler. Bunun gerçekle ilgisi yoktur. Gerçeğin vücut bulduğu alan ise laikliğin kendisidir. Kendilerini, peygamberin ve yaşadığı dönemin yaşam ve giyim tarzıyla anlatmak ve öyle de yaşamak istediğini söyleyenler, bana göre büyük bir yanılgı içindeler. Çünkü, Hz. Muhammet’in hayat tarzını, o dönemin yer ve zaman koşullarını dikkate almadan doğru algılayamazlar. Hz. Muhammet, bulunduğu dönemin ilerisinde düşünen ve o dönemi daha ileriye taşımanın mücadelesini vermiş biri olarak bugün yaşasaydı, bir kısım insanların yüzüne tükürürdü. Kendisine inananların, halen kendi yaşadığı dönemde kalmış olmalarından büyük üzüntü duyardı.

Bunun en somut örneğini, peygamberin, ilmin kapısı diye nitelediği Hz. Ali şöyle açıklamaktadır: “Çocuklarınızı sizin zamanınıza göre değil onların bulundukları zamana göre eğitin. Çünkü onlar sizin zamanınızın değil, bulundukları zamanın çocuklarıdırlar.” Sözüm bin üç yüz yıl önceye göre düşünen ve bin üç yüz yıl önceye göre yaşamaya çalışanlaradır.

İktidarda olup, toplumun eline başörtüsünü ve imam hatip okullarını oyuncak olarak vermiş olanlara söylemek isterim ki, çocuk olmadan kadın yapmak istediklerinize başörtü değil oyuncak verin. Başörtüyle değil oyuncaklarla oynasınlar. Seçimden seçime söz hakkı vereceğinize, her zaman söz hakkı verin. Dört-beş yılda bir kömür, makarna vereceğinize, ihtiyaçları olan kömür ve makarnayı her zaman alabilecekleri ücret verin. Yani sadaka devleti olup halkı size kul edeceğinize, sosyal devlet olun insanlar birey ve yurttaş olsunlar.

Yoksa böylesi sizin iktidarınızı sürdürmeniz için daha mı doğru? Yani diktatörlüklerin sürdürülebilmesi için; işsiz, aç, yoksul, bilinçsiz kitlelere daha çok mu gereksinim var?

Öğretmeden inandırarak bağnazlar yaratmanın; yalanlarla avutmanın elbette bir sonu olacaktır.

Amargi üyesi olan Müjgan Arpat şöyle diyor:

“Türban, kadınlar için kadını köleleştiren, cinselliği yok sayan bir yaşam tarzını simgelerken türbanı savunmak bir özgürlük mücadelesi olamaz. Tam tersine kapanmak zorunda bırakılan kız çocuklarının kapanmama özgürlüğü için mücadele etmek bir özgürlük mücadelesidir.”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here