‘TEL ÖRGÜNÜN DELİĞİNDE BULUŞAN /

PARMAKLARINIZ GELİYOR AKLIMA’

                                                                                                             Nusret Gürgöz

 Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil bu anılacak şey değil
Apansız geliyor aklıma

Neredeyse gün doğacaktı
Herkes gibi kalkacaktınız
Belki daha uykunuz da vardı
Geceniz geliyor aklıma

Sevdiğim çiçek adları gibi
Sevdiğim sokak adları gibi
Bütün sevdiklerimin adları gibi
Adınız geliyor aklıma

Rahat döşeklerin utanması bundan
Öpüşürken bu dalgınlık bundan
Tel örgünün deliğinde buluşan
Parmaklarınız geliyor aklıma

ABD’de Mccarty döneminde, 1953’te elektrikli sandalyede idam edilen iki Komünist, iki âşık, iki yoldaş, iki dost… Ethel ve Julius Rosenbergler için Sevgili Melih Cevdet Anday’ın yazdığı şiirle yazıya başlasam da zor bir konuda yazdığımı biliyorum.

Bana – yine –  saldıracaklar, bunu da biliyorum.

Ama yazacağım.

Yazmasam ahım kalır, aklım kalır.

2015’in başında, hekimlere yönelik bir eğitimde /  insan hakları eğitiminde, ‘Çatışma ve İnsan Hakları İhlalleri’  başlığı altında bir sunum yapmış, bu topraklardaki ‘çatışmalar’a, 1915 Ermeni ‘meds yeghern’ine,1938 ‘Dersim Tertelesi’ne; Maraş, Sivas, Gazi Mahallesi…vb  benzeri ‘çatışmalı’ hallere değinmiştim.  Sunumu Cemal Süreya’nın :  ‘ bizi bir kamyona doldurdular / tüfekli iki erin nezaretinde / sonra iki erle yük vagonuna doldurdular / günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar / tarih öncesi köpekler havlıyordu’  ;  Murathan Mungan’ın : ’… Orada bir coğrafya yağmalanıyor / Orada gazetelerin ofset baskısı / Orada yeniden yazıyorlar 835 satır /  ve umudunu kaybetmeyen şehirler / Gökyüzünün karanlık kefeniyle örtük / Yıldızların delik deşik ettiği ölüleriz / Adsız ölüleriz…’  dizeleriyle ve Emir Ali Yağan’ın o günlerde okuduğum, Dersim 1938’i anlatan Beyaz Dağ’da Bir Gün’den alıntılarla tamamlamıştım.

Beni dinleyen hekimlerin şaşkınlıkları hâlâ gözlerimin önündedir.

Sunum sırasında, ‘bizim mahallede’ dilden dile dolaşan / aktarılan bir ‘Dersim Efsanesi’ni de anlatmıştım. Askerler köylüleri bir dağın eteğine dizmişler. İçlerinde hamile olan bir köylü kadını,  köylülerin arasından almışlar, aralarında bebeğin kız mı erkek mi olduğuna dair iddiaya tutuşmuşlar ve hamile kadının karnına süngülerini saplamışlardı.

Dönüp hekimlere sormuştum: ‘Sizce bebek kız mıydı, erkek miydi?’.  Anlatılan öykünün ürpertisiyle susmuşlar,  en önde oturan genç bir kadın hekim ne fark eder ki demişti sessizce, yutkunarak.

Doğru söylemişti ne fark ederdi ki?

Son yıllarda yaygınlaşan / artan kadın cinayetleri bağlamında kadına yönelik şiddete tepki haklı olarak artıyor. Devlet şiddetinden kaynaklı kadın cinayetlerine, işkencelere tepki göster(e)memeleri ya da ikircimli tutumları ya da ‘yasak savma’ları bir yana, kadınlar yazıyor çiziyor, film çekiyor, sokağa çıkıyor, erkek egemen dili kınayıp eril dille hesaplaşıyor(lar).

Ki çok da haklılar.  

Eylemlerinde, etkinliklerinde hiçbir erkek görmek istemiyorlar.

Daha önce de yazmıştım. Yıllar önce, sekiz mart etkinliklerinin birinde, benim de şiir okumamı istemişler, sonra düzenleme komitesinden bir başka kadın,  kendi etkinliklerinde asla bir erkeğin şiir okuyamayacağını bana söylemiş, ardından etkinlik programından adımı çıkarmışlardı. ( Kırgınlığımı daha önce yazmıştım. Yeniden yazmayacağım. Tek tesellim, yıllar sonra, şiir okumamı istemeyen kadın arkadaş, beni tanıdıktan sonra benden özür dilemişti.)

 Şiir, tüm zamanların ve yeryüzünün en zor yazılan / söylenen sanat ürünüydü. Hayattan düşe, düşten gerçeğe, gerçekten tarihe, tarihten felsefeye, felsefeden matematiğe, matematikten başka halkların şiirlerine… kadar farklı alanları… / disiplinleri… bilmeyi gerektiren ve onu yazdığı dil içerisinde eriten, üreten… bir yetkinliğe sahip olmayı gerektiriyordu özetle.  Bunun içine kadına, erkeğe, diğer cinslere ve cinsiyetsizlere… dair bilgi de dahildi.

Bu yetkinliğe ulaşmanın, bunu anlatmanın cinsiyeti olur muydu ki?

Ne diyeyim?

Erkek egemen dille kavgaya,  evet.

Eril dille hesaplaşmaya da evet.

Ama nedir bu toptancılık, nedir bu tüm erkekleri düşman görme halleri?

Nedir bu devletten kaynaklı şiddeti görmeme halleri?

Karısını sokak ortasında, evde, her nerdeyse orda kurşunlayan / bıçaklayan;  sevgilisinin yüzüne kezzap atan;  Rosa Lüksemburg’u, Dr. Sevinç Özgüner’i,  Cennet Değirmenci’yi, Nuray Erenler’i, Taybet İnan’ı, Cemile Çağırga’yı… katleden; yaralı kadın militanın bedenini sokakta çırılçıplak yerlerde sürükleyen; gözaltında tecavüz eden… barbarlık / zulüm /  kötülük, yalnız sizin için değil;  bizim için de barbarlık(tır), zulüm(dür)  / kötülük(tür). ( Hiç yapmadığım bir şeyi yaptım tümceyi siz / biz karşılaştırması üzerinden kurdum. Oysa kadın / erkek ayrımı üzerinden bir siyasal, etik, edebî… kültür(süzlüğ)üm yok. Tümcenin bağlamından ötürü başka seçeneğim yoktu.)

Annesinin karnındaki bebeği cinsiyetini ayırmadan,  kız mı erkek mi diye iddiaya girip hem anneyi hem bebeği öldüren barbarlık yalnız size mi düşman?

Bizi işimizden ekmeğimizden edenler, emeğimizi sömürenler, dövenler, yerlerde tekmeleyenler,  bıçaklayanlar,  kurşunlayanlar… bizi ayırmazken, vallahi billahi – bakın yemin bile ediyorum– erkek egemen dilimiz de yok, eril aklımız da yok, siz neden bizi sizden uzak tutuyorsunuz?

Neden uzak tutuyorsunuz?

Ethel ve Julius Rosenberg’i sahi unuttunuz mu?

Yoldaşlık duygusu çok mu uzağınızda kaldı?

Bu dünyayı birlikte güzelleştirmeyecek miyiz?

Sizi / bizi katlederken ayırmayanlara inat,  bu yaşamı birlikte güzelleştirmek, boynumuzun borcu değil mi?

Hıı, deyin hadi!

Deyin hadi!

Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm
Kahramanlıklar okudum tarihte
Çağımıza yakışan vakur, sade
Davranışınız geliyor aklıma

Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma.

                                                                                 Haziran – 2019

                                                                                                     Antalya

Şiir: Melih Cevdet Anday – Anı

Nusret Gürgöz, 1962 Elazığ doğumlu. 1984’te Dicle Üniversitesi – Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü; 1997’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Bir süre öğretmenlik yaptı. Bu aralar avukatlık yapıyor. 2009 – 2016 arasında Çağdaş Hukukçular Derneği Antalya Şubesi Başkanlığı yaptı. Düşbilgisi ( Çocuklar için şiirler – Kora yayın / 1998), Ağıdım Kuşlara Kalır ( Şiirler – Kora Yayın / 1999), En Hakiki Hayat Hikâyeleri ( Deneme / Anlatı,  Berfîn Yayınları – 2004),  Okuntu ( Şiirler – Kora Yayın / 2006) adlı yapıtları var. Yazıyor.

3 YORUMLAR

  1. Acılar ve anılar o kadar çok ki hangisini söyleseniz biri mutlaka eksik kalabilecek bir coğrafya. Ve bu acılar olmasa ya da şöyle söylesek; bu acılar yaşamın da dinamiği gibi algılanan, onunla bütünleşmiş bir yaşam alanı. Yüreğine sağlık avukatım, keyifli bir yazı olmuş .

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here