Ne sağlıkta, ne eğitimde, ne herhangi bir kamusal hizmette ve ne de bütün bir topluma ait olan kamusal alanlarda, yurttaşlar artık “müşteri” muamelesi ile karşılaşmak istemiyorlar…

Doğal haklarımız olan cadde, sokak, park, sahil düzenlemelerinin bile iktidarın bir lütfuymuş gibi övünç kaynağı olarak gösterilmesi siyaset tacirliğinden başka bir şey değil. Hangi konu gündemde olursa karşısındakilere “yalan söylediler, ortaya çıkan güzellikler karşısında sus pus kalıyorlar, teröristlerin peşinden gidiyorlar..” şamataları arasında oy devşirme çabalarını ise, olsa olsa siyaset ahlakı içinde değerlendirmek mümkün.

Hiç kuşku yok ki bu dil, iktidar dilidir. Demokrasiden nasibini alamamış, toplumu yönetemez hale gelenlerin, ülkeyi de, kenti de tek başına yönetme hayaline kapılanların,” benden iyisi yok, en büyüğünü, en güzelini ben yaparım..” megalomanlığına kapılma halleridir bunlar… İster istemez seçimlerde kendilerini hiç frenleyemezler. İktidar nimetlerinden yoksun kalma telaşları megolamanyak özelliklerini daha da belirgin hale getirir…

Biz ölümlü, sıradan insanlar olarak “ kamusal alanlar zenginleşme aracı olarak kullanılamazlar, hele hele sahiller, ihaleye çıkarılan büfeler aracılığı ile parsel parsel kiralanarak şezlong, şemsiye alanları ile çevrilemezler, ticarethane olarak kullanılamazlar..” diyoruz…
Bu ulu önderler, “yalan söylüyorlar…” “gördünüz işte sahili ne güzel yaptık…”
“İhale yaptığımız yandaş firma bizden daha çok para kazanacak” diyorlar…

Acaba gerçeklerin üzerini kim örtmek istiyor. ?

Biz elinde avucunda sesini duyurabilecek hiçbir araç olmayan zavallı yurttaşlar, “kamusal kaynaklar bilim ve fen kurallarına uygun kullanılmalıdır; Sahil düzenlemelerinde kıyı kenar çizgisinin esas alınması zorunluluktur; İmalatlar yükselen dalgalar altında kalarak her sene yeniden yapılmamalıdır; Kıyı kanuna göre yapılması gereken tesisler konut dokunulmazlığı niteliğinde olmayan, herkesin eşit ve serbestçe kullanabileceği yapılar olması gerekir…” diyoruz…

Bu her şeyi en iyi bilen yöneticiler, alış veriş merkezlerimiz, cafelerimiz, lokantalarımızla, fiyat serbestileriyle yalnızca parası olanların yararlanabileceği güzellikler oluştururuz…” diyorlar…

Acaba kim neyi saptırmak istiyor ?

Biz dolmuş parası hesabı yapmak durumunda olanlar, “ ailesi ile birlikte serinlemek, dinlenmek, hoşça vakit geçirmek amacıyla gece gündüz sahili kullananlar ne yapacak” diyoruz ?
Bu yüce kent sevdalıları, “onlara bank yaptık, yürüyüş yolu yaptık, büfeler arasında koridorlar bıraktık, alt alta üst üste denizle temas kursunlar, diktiğimiz fidanlar büyüyünce gölgesinden yararlansınlar, denizin havasını derin derin içlerine çeksinler” diyorlar…

Acaba bunlar kent sakinleriyle dalga geçme hakkını nereden alıyorlar ?

Biraz olsun olacakları öngörenler, “sahil boyunca imar değişikliği yapıldı, devasa binalar yükseliyor, alt yapı, ulaşım, otopark hepsi problem olarak yeni sorunlar yaratacak, otopark mafyası peydahlanacak” diyorlar

Bu en çevreci ama ne yazık ki çok para sevici yöneticiler, sahil düzenlemesi kapsamında, bir zamanlar Botanik parkı olan Akdeniz kent parkında yıktıkları mini city alanında su parkı ile hemen yanı başında “AVM yapıyoruz” diyorlar…

Acaba bunlar kenti kimlere pazarlıyorlar ?

Ne gariptir ki Allah’ın lütfu bu yöneticilerimiz ve projeciler hiç eleştirilmeyelim istiyorlar. Oysa elbirliği ile standart dışı proje yarışmaları düzenlemek, bu ortak alanımızın ticarileştirilmesine ön ayak olmak, projede her türlü değişiklik yapma hakkını devretmek de dahil olmak üzere, sahilin yönetim planında, tacirler dışında bağlantısız hiçbir STK temsilcisinin dahi yer almaması ile övünenler, acaba sahil düzenleme projesinin yalnızca sahil boyunca bir yürüme yolu güzergahından ibaret olmasını mı kabullenmemizi istiyorlar ?

Bütün bu süreç boyunca tartışılan ve artık sıradan kent sakinlerinin de idrakine vardığı gibi kent planlaması bir bütündür, kamusal yarar esas alınmalıdır. Korunması ve karşılanması gereken değerler ve ihtiyaçlar vardır. Kamusal alanların para kazanma aracı olarak kullanılması kente ve kent sakinlerine ihanettir diyoruz…

Ve bu nedenle Boğaçayına bir türlü sokmaya cesaret edemedikleri deniz yüzünden Konyaaltı sahilinin çakıl taşlarını bitireceklerini,doğal yapısını bozacaklarını, yeraltı su kaynaklarına, toprağa zarar vereceklerini, bu proje kapsamında Konyaaltı Sahiline yapılmak istenen marina ile sahilin yaklaşık 1.5 km lik sahil alanını, aynı şekilde Lara sahil bandında marina yapmak üzere 4 km lik sahil şeridini betonlaştırma projelerinin kabul edilemez girişimler olduğunu söylüyoruz.

Bu dürüstlük timsali yöneticilerimiz bu eleştirilere de kulaklarını tıkıyorlar, hangi eleştirilerin ne amaçla yapıldığı konusunda kafa karışıklığı yaratarak kendi lehlerine durum yaratabilecekleri umuduyla bakın şimdi sus pus oldu diyorlar…

Oysa, kent dinamiklerinin mücadelesi sonucunda yalancının şahı kimmiş, Boğaçayı projesi ile tescil edilmemiş miydi ?

Eh kolay değil tabi… Bütün bu şamata, tantana, iktidarda kalmaya ve sermaye dünyasına zemin hazırlamaya, rant yaratmaya, emlak ve inşaat sektörünü canlandırmaya, yurttaşın cebinde kalan son kuruşlara da el koymaya koşullanmış olanlara mahsustur…

İtiraz edene, muhalefet edene yaftaları hazırdır. “…demek ki sen komünistsin, terörist veya destekçisi, seni yalancı, seni terörist seni…” tekerlemeleri dışında söylemleri kalmamıştır.…

Toplumcu olanlar, toplumsal olandan yana kamusal çıkarları ve toplumsal değerleri savunanlar bunların en korkulu rüyalarıdır… Sırtlarını yasladıklarına güvenerek, ipliklerinin pazarı çıkmasını elbette istemezler. Böylesi kendini bilmezlerin hiçbir dönem değişmeyen bu tür saldırılarına en iyi cevap, Orhan Veli Kanık şiiri olsa gerek…

Uyuşamayız seninle yollarımız ayrı;
Sen ciğercinin kedisi ben sokak kedisi;
Senin yiyeceğin kalaylı kapta;
Benim ki aslan ağzında;
Sen aşk rüyaları görürsün, ben kemik
Ama seninki de kolay değil, kardeşim;
Kolay değil hani;
Böyle kuyruk sallamak tanrının günü.

Böyle olduğu için seçim geçim demeden iktidar cephesi yoluna devam ediyor. Şimdi de doğal sit alanı olan Tekirova/ Kleopatra koyu tatil köyü yapılmak üzere gözden çıkarıldığı haberleri düşüyor gündeme …

Onun için herkes kendi durumuna, bulunduğu yere ve tercihine göre sözünü söylemelidir. Çünkü pratik gerçektir…
Gerçek ise toplumun dışlanmışlığı, yoksullaştırıldığı, geleceksizleştirildiğidir… Bu iktidar projeleri sayesinde eşitsiz yaşam koşullarının daha da derinleştirildiğidir…

Ne sağlıkta, ne eğitimde, ne herhangi bir kamusal hizmette ve ne de bütün bir topluma ait olan kamusal alanlarda, yurttaşlar artık “müşteri” muamelesi ile karşılaşmak istemiyorlar…

Kulluk söylemleriyle, gücü ve iktidarı elinde tutanın kulları olarak yaşamak istemiyorlar…
Sadakalara terk edilme onursuzluğundan kurtulmak istiyorlar.
Değersizleştirilerek güdülecek sürüye dahil edilmek istenen bir kişi olarak da yaşamak istemiyorlar…

Adaletin yalnızca iktidara çalıştığı, yargısız infazlarla işinden gücünden koparılan kurbanlar yerine konulmak da istemiyorlar…

Milli ve yerli diye diye küresel sermaye dünyasının oyuncağı haline getirilen, yalan ve göz boyama ile dere, tepe, sahil, orman, maden demeden keyfince talan edilen ve sömürülen bu ülkeye musallat olan bütün egemen çevrelerden, asalaklarından, işbirlikçilerinden, siyaseti kendisinin ve çevresinin zenginleşme aracı olarak kullananlardan kurtulmak istiyorlar.

Cinsiyetçilik, istismarcılık, dil, din, köken ayrımcılığına artık yeter diyorlar… Barış içinde, bir arada insanca yaşamayı fazlasıyla hak ettiklerini biliyorlar.

O nedenle yaftalamalar, yakıştırmalar, esas eleştiri konularının üzerini örtmeler ile varılacak bir yer kalmadı…

Uzun sözün kısası yağmalayanlar affedilmez…

“ Tamam “ mı ?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here