Yazdığın son mektup şu an elimde
Okuyup ağlıyorum her kelimede
Demek ki yalanmış aşkın sevginde
Mutlu ol diyorsun sensiz olur mu

Teselli artık neyi değiştirir ki
Elinle kabrimi kazdın demek ki
Ben zaten dünyada gün görmedim ki
Son darbeyi vurdun bu son mektupla

Ayrılsak da mutluluk dilerim sana
Katlanmak zorundayım gözyaşlarıma
Yazdığın haberin her satırına
Ecelimi kazsan da şu son mektupla

Demek ki sevenler böyle yanarmış
Tanrının verdiği canı kul alırmış
Benim kaderimde de ayrılmak varmış
Her şeyi anladım bu son mektupla

Teselli artık neyi değiştirir ki
Elinle kabrimi kazdın demek ki
Ben zaten dünyada gün görmedim ki
Son darbeyi vurdun bu son mektupla

(Hakkı Bulut)

Sahi nereden bileceksiniz ( ki )  Hakkı Bulut benim ‘sıhrî hısım’ım olur. Bulut, 1985’te genç yaşta sonsuzluğa uğurladığımız dünya güzeli, dünya iyisi Nurhan Yenge’min amcasının oğludur. Nurhan Yenge’mse 1980’lerin ilk yarısında şiiri birlikte öğrendiğimiz, Elazığ’ın yoksul sokaklarında edebiyat konuştuğumuz,  küçük çay ocaklarında demli çaylar içtiğimiz, acemi şiirlerimizi birbirimize gösterdiğimiz, İslamcıların ‘ufuk meselesi’ diyerek ‘dava kaçkını’ arkadaşlarını eleştirdikleri sohbetlere kulak kabarttığımız;  gezdiğimiz dolaştığımız, birbirimize aşklarımızı anlattığımız, üzüldüğümüz, kederlendiğimiz, sigara dumanlarını yoksul çay ocaklarının tavanlarına savurduğumuz, uzak ülkeleri düşlediğimiz, memleket hallerini dert ettiğimiz, düşlerimizi şiire sığdırdığımız, bu ülke için kalem oynatmaya ( birlikte)  başladığımız… Sevgili Özgün E. Bulut’un ablasıydı.

Seksenlerin ortasında beni terk eden sevgilim, bu şarkıyı nedense çok severdi. Oysa ben ona son olacak mektup hiç yazmamıştım. O bana ‘son (bir) mektup’ yazmış ve beni terk etmiş, acımla beni –bugün dahi canı sağ olsun vallahi – yapayalnız ortada bırakmıştı.

O mektup ( ki ) hâlâ durur.

Ki aldığım son aşk mektubudur.

Yıllar sonra, Vahide e – postaların çağında bana mektuplar yazmış, ben de ona yanıtlar vermiştim. Bizimki ‘teknolojik barbarlığa’ karşı ‘naif’ bir direnişti işte. Araya acılar, ölümler, yas günleri girmiş, mektuplaşmayı devam ettirememiştik. O günlerde barbarlığa karşı bu naif direnişi,  alınlığına Aşık Veysel’in ‘ Yeni mektup aldım gül yüzlü yârdan / Gözletme yolları gel deyi yazmış / Sivrialan köyünden bizim diyardan / Dağlar mor menevşe gül deyi yazmış‘ dizelerini alarak, ‘yeni mektup aldım gül yüzlü yardan’ başlığıyla yazmak istemiş, ölüm sonrası yas hali elimi kolumu bağlamış, yazı o yarım haliyle arşivde kalmıştı.

2003 tarihli yazının yarım hali aynen şöyleymiş:

Yıllardır mektup almamıştım.

Faksların, e-mail’lerin çağında, üzeri gönderen tarafından yalanarak pullanmış ucu yanık olmasa da mektup almak ne müthiş bir şey?

Sağ olasın Vahide, var olasın Vahide!

Askerlik görevimi “asteğmen” sıfatıyla şimdi artık Ardahan’ın bir ilçesi olan Göle’de yaparken, yıldızı da askerlikle pek de bağdaşmayan bölük komutanımız, erlerin ailelerinden gelen ve erlerden ailelerine gönderilen mektupları okumak üzerine beni görevlendirmişti. Mektupları teker teker okur istihbarat açısından tetkik ederdim. Gariban askerlerin dışarıya bildirebilecek ne bilgileri vardı ne de onları anlatabilecek düzeyde sözcükleri kullanma becerisi.

Benim içinse o mektuplar müthiş bir sosyoloji ve halk bilimi laboratuarıydı. İlginç notlar almıştım not defterime. Ne yazık ki hayatın hengâmesi içersinde hepsi kayboldu gitti.

İlginçti şiirsiz ya da manisiz hiçbir mektup yoktu. Kalp ya da el çizilirdi. Soranların hepsine teker teker selam söylenir, büyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden öpülürdü.”Haceli”nin ineğinin buzağılayıp buzağılamadığı sorulurdu. Hemen hepsi askerliklerinin bitmesine iki üç ay kala kendilerine uygun bir kız bulunmasını isterlerdi. Bir kısmının gözü de her nedense muhtarın kızında olurdu. Neden muhtarın kızı diye sorup durdum o yıllarda kendi kendime. Daha sonra iki aylık bir köy öğretmenliği macerası yaşayınca o sorunun yanıtını da buldum tabi ki.’

Yazının devamını başka bir minvalde getirmek için kısmet bugüneymiş.

Ölenlerin, kendi canına kıyanların, şairlerin… son mektupları var kuşkusuz. Ama ben daha güzel bir dünya düşüyle darağacına yollanan devrimcilerin mektuplarına değineceğim bu yazıda.

 Rastlantı bu ya, İstanbul’dan Ankara’ya aynı kompartımanda tren yolculuğu yaptığımız, devrim ve Sosyalizm konuştuğumuz / tartıştığımız Erdal Eren’in 12 Eylül’ün en küçük kurbanı olduğunu biliyorsunuz.  Yaşı on yedi olmasına karşın, büyütülüp on dokuz yapılarak idam edildiğini de… 

Erdal Eren’in son mektubu 13.12.1980’de,  gece 02.55’te hücresinde yazıp iç çamaşırında saklayarak gizlice avukatına verdiğini,  bugün artık herkes biliyor.

İşte Erdal Eren’in o son mektubu: 
‘Sevgili annem, babam ve kardeşlerim; Düşüncelerimi bu mektupta anlatmaya çalışacağım. 
Şu anda ne durumda olacağınızı tahmin ediyorum. Ama çok açıklıkla söylüyorum ki benim moralim çok iyi ve ölümden de korkum yok. Çok büyük bir ihtimalle bu işin ölümle sonuçlanacağını çok iyi biliyorum.
Buna rağmen korkuya, yılgınlığa, karamsarlığa kapılmıyorum ve devrimci olduğum, mücadeleye katıldığım için onur duyuyorum. 
Böyle düşünmem, Böyle davranmam, halka ve devrime olan inancımdan gelmektedir. Ölümden korkmadığımı söylemem, yaşamak istemediğim, yaşamaktan bıktığım şeklinde anlaşılmamalı. Elbette ki hayatta olmayı ve mücadeleyi arzularım. Ancak karşıma ölüm çıkmışsa, bundan korkmamam, cesaretle karşılamam gerekir. Anne, baba ve evlat arasında sevgi çok güçlüdür. Kolay kolay kaybolmaz.
Ve evlat acısının sizin için ne derece etkili olacağını biliyorum.
Şunu bilmenizi ve kabul etmenizi isterim ki, sizin binlerce evladınız var. 
Bunlardan daha niceleri katledilecek, yaşamlarını yitirecek ama yok olmayacaklar. Mücadele devam edecek ve onlar mücadele alanlarında yaşayacaklar. Sizlerden istediğim bunu böyle bilmeniz, daha iyi kavramaya çaba göstermenizdir.
Zavallı ve çaresiz biriymişim gibi ardımdan ağlamanız beni yaralar.
Bu konuda ne kadar güçlü, ne kadar cesur olursanız, beni o kadar mutlu edersiniz.
Hepinize özgür ve mutlu bir yaşam dilerim. 
Devrimci selamlar.
Oğlunuz ERDAL”

7 Ekim 1984’te İzmir Buca Kapalı Cezaevi’nde idam edilen devrimcilerden İlyas Has aynı gün yazdığı son mektubunda şunları der:
Sevgili anacığım ve babacığım; 
Şu an size son mesajımı iletiyorum. Ben sizlerin yüzünü kara çıkartacak hiçbir şey yapmadım. Bugünlerde size ağır gelen bu itham gelecekte sizlere şeref payesi gibi görünecektir. Bundan emin olun. Bekli de çok şey vardır sizlere iletebileceğim ama şu an aklıma gelmiyor ki… Bu da doğal olsa gerek.
Kendinizi üzmemenizi istiyorum. Canım ablacığım; Gördüğün yazıyı yaşamımın en son anında bir mesaj olarak iletebiliyorum.
Sen örnek ve fedakâr davranışlar göstererek kardeşlik bağlarının ne kadar kuvvetli ve de sıcak olduğunu vurguladın. Bunu görmemek mümkün değil. Sizlere veda ediyorum, hepinizi çok sevdim.
Anama, babama candan selam iletir, her iki ellerinden öperim.
Can kardeşlerim Can, İrfan ve İlhan’ın, Ramazan’ın gözlerinden öperim. Ayrıca seni hasret ve özlemle kucaklarım. 
Oğlunuz İlyas Has ‘

25.10.1984’te Burdur Kapalı Cezaevinde idam edilen devrimcilerden, hemşerim Hıdır Aslan aynı gün yazdığı son mektubunda yakınlarına şöyle seslenir:
” Can abim; 
Uzun uzun yazacak değilim. Bu ana hep hazırdım. Son yolculuğum yaşamım kadar güzel olmalı. Üzülmek mi? Bunu hiç istemiyorum canlarım. Büyük sözler etmeyi gereksiz buluyorum. Her şey yaşamımız kadar sade ve açık olmalı.
Yaşamak bir türküyse bunu, bu türküyü en güzel biçimiyle söylemeye çalıştım. Zafer şarkısının söylediği günler de gelecek. Kısa da olsa onurlu yaşamanın yolunu seçtiğim için mutlu gidiyorum. İyi güzel şeyler uğruna yaşanıyorsa her şey, katlanılmayacak şey yoktur. Ölüm bile basitleşiyor. Anlamlıysa ölüm, yaşamak kadar güzeldir. Şu mektubu yazarken bir yandan çay-sigara içiyorum.
Ağır ağır, tadına vara vara. 
Neşesiz değilim.
Bir yandan yaşamımın film şeridini toplamaya çalışıyorum kafamda. Kısacık zamanda bu anlık.   Ama her şeyi baştan sona ayrıntılarıyla izlemek oldukça zor gibi. Vasiyet yazmamı istemiştin. Acele etmemiştim ama buna zamanımız oldu işte. İyiden güzelden yana olun. Budur isteğim. Hepinizden.
Tüm dostlarıma, dost yüreklilere sevgimin sıcaklığını iletin. Utançsız, onurlu gidişimi, üzülmek, acımak hiç kimseden beklemediğim şeydir. Bana yapılacak en büyük kötülük bu olur. İnsan acılarla da yaşamasını bilir, bilmeli. Güç de olsa. Benim üzerimde büyük emekleriniz var. Ödenemeyecek kadar büyük. Senin ve  ötekilerin. Siz, emeğin tüm temsilcilerine, dünyadaki tüm emekçi, onurlu, güçlü insanlara layık olabilmenin yolunu seçtim. Yapabileceğim her şeyi yapmamış olsam da bu görevi yapacak yeni insanlar topraktan fışkırıyor. Ailedeki bana düşen tüm hakları sen ve Aydın’a bırakıyorum. En yararlı biçimde kullanacağınıza inanıyorum.
Çok şey söylemek istiyorum ama zaman öylesine kısa ki. On dakikamız var. Üzülmeyin, acılara yenilmeyin, hayata karşı güçlü olun, yaşam budur. Seçilmesi gereken  yaşam.
Sultan’a sevgilerimi yolluyorum. Her birinize isim isim ayrı ayrı yazamayacağım.
Dostlara da. Bu hepsini karşılasın. Yüreğimin tüm sevgisiyle, tüm onurlu güçlerimle seni, sizi hepinizi kucaklar doyasıya öperim. Güçlü olun. Başı dik olun. O güzel günlerde tekrar yanınızda olacağım. Yüreğimin tüm sevgisiyle, tüm onurlu güçlerimle seni, sizi hepinizi kucaklar doyasıya öperim. Güçlü olun. Başı dik olun. O güzel günlerde tekrar yanınızda olacağım. Amcanız, kardeşiniz, dostunuz.
Kardeşin Hıdır 
Saatimin avukatım tarafından Emel Yılmaz’a verilmesini istiyorum.

H.Aslan 

SEVGİLİ EMEL, 
Sana da kısaca hitap etmek istedim. Zamanımız oldukça kısa. Ama bu kez postaya yetiştirmek zorunda olduğumuz bir mektup yazmak gereğinden değil. Has, seçkin laflara sapmıyorum. Bildiğin şeyleri de tekrarlamıyorum.
Benim için değerli olan dostluğunu da anlatmayacağım. Son dakikalarım.
Ama oldukça iyi ve güçlüyüm. Eğilip bükülmüyorum. Başınızı dik tutturacak bir gidiş bu. Seni yürekten sevdiğimi bilirsin.
Tüm dostlarımı da bir başka sevdiğimi. 
Bunu bir kez daha vurgulamak istedim. Zamanımızın bittiği bildiriliyor. Tüm dostları sevgiyle kucaklarım. Yürekteki tüm sevgimle kucaklar öperim. Güçlü ol! Sağlıcakla kalın.
Hıdır Aslan ‘


Hıdır aslan ‘bizim mahalle’dendi,  babası sevgili babamın yakın arkadaşıydı. Babam, Hıdır Aslan’ın çocukluğunu bilir(miş)di.

İdam edildiğinde günlerce acı çekti.


Deniz’i anlatmama gerek var mı?

Bizim Deniz O!

Bu da Deniz Gezmiş’in 6 Mayıs 1972’de Ankara / Ulucanlar Cezaevi’nden babasına yazdığı son mektup

Baba, 

Mektup elinize geçmiş olduğu zaman, aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben, ne kadar üzülmeyin desem, yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat, bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum. İnsanlar doğar, büyür, yaşar ve ölürler… Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde, fazla şeyler yapabilmektir.

Bu nedenle ben, erken gitmeyi normal karşılıyorum. Ve kaldı ki, benden önce giden arkadaşlarım, hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir. Benim de etmeyeceğimden şüphen olmasın. 

Oğlun, ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir.

Bu yola bilerek girdi. Sonunda da bu olacağını biliyordu.

Seninle düşüncelerimiz ayrı ama, beni anlayacağını tahmin ediyorum. Sadece senin değil, (…) anlayacağını inanıyorum.

Cenaze için, avukatlarıma gerekli talimatı verdim. Ayrıca savcıya da bildireceğim. Ankara´da 1969´da ölen arkadaşım Taylan Özgür´ün yanına gömülmek istiyorum. Onun için cenazemi İstanbul´a götürmeye kalkma.

Annemi teselli etmek sana düşüyor. Kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et. Onun bilim adamı olmasını istiyorum. Bilimle uğraşsın ve unutmasın ki, bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir.

Son anda, yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir seni, annemi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşiyle kucaklarım…

Oğlun Deniz Gezmiş’


Okurken içinizin daraldığını, kalbinizin sıkıştığını… biliyorum / görüyorum.

Hakkı Bulut’la girdim yazıya, Hakkı Bulut’la bitireyim sözü.

Şimdi artık dinlemesem / dinleyemesem de o yıllarda Hakkı Bulut dinlemişliğim çoktur.

Beni terk edip yapayalnız ortada bırakan sevgilim ‘Son Mektup’u severdi, bense en çok Hakkı Bulut’un ‘İkimiz bir fidanız’ını sever(d)im.

Yoldaşlarımızı yad ettik ya, hadi hep birlikte söyleyelim de bu yas havası dağılsın.

Dağılsın!

‘yola çıkmış arıyorum
kaybettiğim aşkımı

sakın bana ümit verme
seveceksen başkasını

bana toz pembe görünmez
sensiz dünyam çok karanlık

beni senden daha fazla
sevecek kimsem yok artık

ikimiz bir fidanın
güller açan dalıyız
sen benimle, ben seninle
bu hayati yaşamalıyız
severek birbirimizi
hayatta hep gülmeliyiz

yaşamanın gayesini
seni sevince anladım

senden gelen her cefaya
bu canimi adadım

bil ki tahammül edemedim
başka birini sevmene

sevme benden başkasını
razı değilsen ölmeme

                                                                                        Ocak  / Şubat -2019

                                                                                              Antalya

6 YORUMLAR

  1. Ooooffff…Sözün bittiği yer…Ölüm…Hele ki böylesi…Tarifsiz acı…Yürekte sizi çaresizliği…
    Kalemine sağlık,SANA sağlık can dostum…
    Huzurla kalasın demek dile dolak…
    İyi akşamlar dilerim…
    Aşka dair olsun tüm mektuplar,
    Sevgiye,dostluğa,barışa,
    Özleme…
    Özlemine
    Umut yüklü aydınlık yarınların…

  2. Hakkı Bulut’ un aşk şarkılarına karşı Ahmet Kaya’ dan şu dizeler aklıma geldi: Hadi sen git işine de herkes kendi işine/Dağlarımda zulüm var oy düşemem yar peşine.Bir çok devrimci hayatını (aşık daha olamadan)halkına adadı.Düşünüyorum da halk ne kadar anladı bu fedakarlığı ya da ne zaman anlayacak?

  3. Çok kıymetli hocam. Yüreğiniz, kaleminiz dert görmesin. İçinizdeki sevda hiçbir zaman sönmesin. Çok değerli bir kalemsiniz benim için. Sevgi ve saygılarımla;
    Kırşehir’den öğrenciniz…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here