“ Herkes kendi iyi tanıdığı dünyadan esinlenir. İnsanın kendi içindeki karakteri yetiştirirken çevredeki hiçbir şeyi algılayamaması, soluk alıyor olsa da ölü olmaya benzer.(……) Ve kiliseye giderek rahatlamak, güçsüz zihinlerin içinde bulunduğu baskıyı katlanabilir kılmak için uydurulmuş bir yoldur.” Suzanna Tamarov/ Yüreğinin Götürdüğü Yere Git.

Bazı kavramları halk yapay bir şekilde üretir, bazıları hayatın getirdiği koşulların gereği olarak –deyim yerindeyse- kendiliklerinden ortaya çıkarlar. Yani kendilerini dayatırlar. Ancak onları var eden koşullar ortadan kalktıktan sonra onlar da ortadan kalkarlar. Tıpkı sağ-sol kavramları gibi.

Tarihçiler sağ-sol kavramının Fransız Devrimi’ne dayandığını söylerler. Yani 1789’da ezilen köylüler, kral on dördüncü Luis’in devletinin, derebeylerin (toprak sahiplerinin) ve kilisenin baskısına karşı isyan ederler. Bu hareketin önderleri ve taraftarları parlamentodaki toplantıda salonun sol tarafına; kraldan, derebeylerden ve var olan düzenin sürmesinden yana olanlar da sağ tarafına otururlar. Bu kavramlar da böylelikle toplumun diline, belleğine ve mücadele anlayışına yerleşir. ‘Fransız kökenli, yabancı, bizden doğan bir kavram değil’ diye reddedemezsiniz. Siz ne kadar kabul etmeseniz de onlar kendilerini size dayatırlar. Çünkü var oluş nedenleri hayatın içindedir. Yani sömürü, baskı, eşitsizlik, adaletsizlik ve benzeri somut gerçekler var olduğu sürece sağ-sol kavramları da var olacaktır. Bütün göz önünde yaşanan olumsuzluklara karşın siz kurulu düzeni savunuyorsanız,- kendinizi solcu olarak tanımlasanız bile- özünde sağcısınızdır. Tam tersine yaşanan baskılara, eşitsizliklere karşı duyarlı iseniz, insan olarak buna karşı bir de mücadele veriyorsanız-kendinizi sağcı saysanız bile aslında siz bir solcusunuzdur. Bütün sorun bilincinize bağlı. Bilinç dediğimiz şey de insanların kendi öznel koşullarında var ettikleri bir kavram değil. Bilinç, beynin her bölgesine yayılmış duy, bellek, anı veya duygularımızın oluşturduğu her düzeydeki farkındalık birimlerinin toplamından oluşmaktadır. Size, yıllardır süre gelen koşulların –biraz da irade dışı- kabul ettirdiği bir şeydir. Çünkü hayatımızı bilincimiz belirlemez, bilincimizi hayatımız belirler. İnsan bulunduğu yere göre düşünür. Saraylarda yaşayanlarla kulübede yaşayanların düşünceleri taban tabana zıttır. Ancak yüzyıllardır çarpıtılan zihinlerimizle, yaşadığımız hayatın verdiği bilinçle, saraylarda yaşayanların çıkarıyla kendi çıkarımızın özdeş olduğunu sanmak gibi büyük ve tarihi bir yanılgıya düşeriz.

Sonuç olarak birileri size “sağ-sol kavramları artık bitti” diyorsa inanmayın. Nasıl ki güneş doğmayınca dünya aydınlanamıyorsa, insanlar arasındaki eşitsizlik en aza indirilmedikçe, üretenlerin yönetimde söz ve karar verme yetkisi olmadıkça, küresel sermayenin halklar üzerindeki baskı ve zulmü sona ermedikçe sağ-sol kavramları da var olacaktır. Sağ yine sermayeden yana olacak, halkın inançlarını kötüye kullanacak, eşitsizliği fıtrat sayacak, özgürlüğü yadsıyacak, muhafazakârlık adı adlında yüzyıllar öncesinden gelen ve elini kolunu bağlayan değerleri sorgulamadan koruyacak. Sol ise sermayenin baskısına, dinin kötüye kullanılmasına, eşitsizliğe karşı özgürlük mücadelesini sürdürecektir. Tarih ona böyle bir görev ve sorumluluk yüklemiştir. O gün Fransız Devrimi’nde salonun sağ tarafında oturanlar kralın ve sarayın karşısında olsalardı onlar bu eşitlik ve özgürlük mücadelesini sürdürüyor olacaklardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here