Tüm Emekli Sen Antalya Şubesi,  tarafından düzenlenen ve Dr.Bülent Şık’ın konuşmacı olduğu “Gıda Güvenliğinde Güncel Meseleler ” başlıklı  söyleşiye ilgi yüksek oldu.

Dr.Bülent Şık, “Plastik Atık İthalatı” ve “Sertifikalı Tohum” konularına dikkat çekti.Türkiye’nin son dönemde İngiltere’den ithal ettiği plastik atıkların çok  ciddi zararları olduğuna dikkat çekn Dr. Şık,  Türkiye’nin plastik atıkları geri dönüştürme konusunda en başarısız ilk 20 ülke arasında olduğuna vurgu yaptı.

Sertifikalı Tohum zorunluluğu arkasında yatan gerçeklere de  dikkat çeken Dr. Şık, ” Tarım ve gıdada üretim engelleniyor, üreticiler tüketici yapılıyor. Tek tip tohumların kullanımı; biyoçeşitliliğin azalması, tarımda hastalık ve zararlıların artması, tarım ilaçlarının daha çok kullanılması anlamına da gelebilmektedir. Ülkemizde ve tüm Dünya`da biyolojik çeşitliliğe sahip çıkmak, hem insan hem de çevre açısından önem taşımaktadır. Çiftçiye yeni tohumlar üretme, biyolojik çeşitliliği geliştirme imkanları sağlanarak buna katkıda bulunmak her zaman mümkündür. ” dedi.

Söyleşinin ardından Dr.Bülent Şık, kitaplarını imzaladı. Dr.Bülent Şık’ın konuyla ilgili kimi yazıları

Sadece Plastik Çöp Değil Obezite ve Otizm de İthal Ediyoruz

Geçtiğimiz günlerde BBC News-Türkçe’de yer alan bir haberde 2018’in ilk 3 ayında İngiltere’den Türkiye’ye 27 bin 34 ton plastik çöpü gönderildiği belirtildi. Haberde Türkiye’nin Polonya’yı geçerek İngiltere’den en çok plastik çöp ithal eden ikinci ülke konumuna yükselmesinin beklendiği; gönderilen çöplerin geri dönüşüme sokulup sokulmadığının bilinmediği ancak Türkiye’nin geri dönüşüm sicilinin iyi olmadığı da belirtiliyor.

İthal edilen plastik çöpünün ne kadarının geri dönüşüme gittiğinden daha önemli bir mesele Türkiye’nin plastik çöpü ithal ederek otizm ve obezite gibi hastalıkları da ithal ediyor olması ihtimalidir.

Peki nasıl?

Birbiri ile ilişkisiz görünen bu sorunlar arasında nasıl bir bağ kurulabilir?

Okurların sabrını zorlayacak biraz uzun bir yazı olacak ve umarım aradaki bağları göstermeyi başarabilirim.

Plastikler inşaat malzemeleri, ev eşyaları, ambalaj malzemeleri, oyuncaklar ve kırtasiye malzemeleri gibi pek çok şeyin üretiminde kullanılıyor. Plastiğin ne amaçla kullanılacağına bağlı olarak da fitalatlar ve bisfenoller gibi toksik etkili çeşitli kimyasal maddeler de içine katılabiliyor.

Fitalatlar plastik malzemelerin sertliğini azaltmak, esnekliklerini artırmak ya da şeffaflaştırmak için üretim esnasında plastiklere eklenen kimyasal maddeler. Bisfenol bileşikleri ise şeffaf ve sert yapılı plastik malzemelerin üretiminde kullanılıyor.

Hormonal sistem bozucular

Gıda ambalajları, bebek biberonları ve çocukların kullandığı eşya ve oyuncaklarda bulunan fitalatların ve bisfenollerin insanlarda hormonal sistem üzerinde bozucu etkiler gösterdiği çeşitli akademik yayınlarda yıllardır dile getiriliyor.

Hormonal sistem büyüme ve gelişme üzerinde çok önemli rolleri olan bir sistem. Bu sistemin bozulması en çok bebek ve çocuklarda sağlık sorunları ortaya çıkarıyor.

Fitalatlar ve bisfenoller

Bir bisfenol bileşiği olan bisfenol A (BPA) insanlarda ama en çok da bebek ve çocuklarda hormonal sistem üzerinde bozucu etkiler gösteriyor. Bu nedenle ABD, Kanada, Avrupa Birliği ülkelerinde BPA kullanımı yasaklandı. Ülkemizde de 1 Haziran 2011 tarihinden itibaren BPA’nın polikarbonat ürünler, biberonlar, meme pompaları, oyuncaklar vb. gibi bebek ve çocuk ürünleri ile gıda ile temas eden her türlü üründe kullanımı yasaklanmıştı.

Fitalat bileşikleri için de benzeri bir durum söz konusu. Kimyasal yapıları birbirinden farklı 25 çeşit fitalat bileşiği var. Bu bileşiklerden bazılarının kullanımı yasaklandı. Avrupa Birliği’nde ve ülkemizde 2005 yılında bebek ve çocuk ürünleri ile oyuncaklarında DEHP (di-2-ethylhexyl phthalate), BBP (Benzylbutylphthalate) ve DBP (Dibutyl phthalate) isimli fitalat bileşiklerinin hormonal sistem ve üreme sağlığını bozucu etkileri nedeniyle kullanılması yasaklanmıştı.

Yasaklama kararları alınması sorunların çözüldüğü anlamına gelmiyor. Fitalat maruziyetini belirlemeye yönelik çalışmalarda insanlardan alınan analiz örneklerinde DINCH (1,2-cyclohexane dicarboxylic acid diisononyl ester); DEHT (bis-(2-ethylhexyl)-terephthalate) ve DEHA (bis-(2-ethylhexyl)-adipate) adı verilen fitalatların kalıntılarına rastlandığı açıklandı. Yine bir başka çalışmada insanlarda DİBP (diisobutyl phthalate) ve DİNP (diisononyl phthalate) maruziyetinin artış gösterdiği belirtildi.

Fitalat kalıntıları içeren gıdaların yenmesi, suların içilmesi ve plastik malzemelere deri ile temas insanlara fitalat bileşikleri geçmesine neden oluyor.

Plastik ambalajlarda fitalat ve bisfenol kalıntıları

Gıda ambalajı olarak kullanılan plastikler fitalat içerebiliyor. Üstelik üretiminde fitalat kullanılmayan PET (polyethylene terephthalate) ambalajlarda bile fitalat kalıntıları tespit edildi. Bu epeyce kafa karıştıran bir durumdu ama nedeni kısa sürede anlaşıldı. Geri dönüşüme sokulan plastik malzemelerin fitalat içeren ve içermeyen şeklinde ayrımının yapılmamasının normalde fitalat içermediği düşünülen plastik ambalajlara bile fitalat bulaşmasına neden olduğu belirlendi.

Fitalat bileşikleri içeren bir plastik malzemeden gıda ambalajı üretildiğinde ambalaj malzemesindeki fitalatlar temas içinde olduğu yiyecek ve içeceklere geçebiliyor.

Bisfenoller açısından da benzeri sorunlar var.

Plastik malzemelerin üretiminde bisfenol A kullanımı yasak ve yerine artık bisfenol S isimli bir bileşik kullanılıyor. Oysa bisfenol S’nin de hormonal sistem üzerinde bozucu etkiler gösterdiğini belirten pek çok yayın var.

Mesele fitalatlar ve bisfenollerle de sınırlı değil. Plastik üretiminde kullanılan bine yakın kimyasal madde var. Brominatlı alev geciktiriciler, kurşunlu bileşikler ve kadmiyum başta olmak üzere bazıları yüksek düzeyde toksik etkili, hormonal sistem bozucu kimyasallar.

Bu ön bilgiler eşliğinde İngiltere’den ithal edilen plastik çöpünde ne gibi sorunlar olabilir ona bakalım.

İngiltere’den sadece plastik çöp mü geliyor?

Plastik malzemeler çok çeşitli. Üretilmeleri esnasında fitalat ve bisfenol gibi tehlikeli, toksik özelliklere sahip kimyasal maddeler kullanılanı da var kullanılmayanı da.

Ülkemize ithal edilen plastik çöpünün nerede ve nasıl kullanıldığı belirsiz. Geri dönüşüme giden kısmının yüzde bir civarında olduğu belirtildiğine göre geriye kalan %99’una ne oluyor? Hurda olarak nitelenebilecek bu plastikler çeşitli ürünlerin üretiminde bir hammadde olarak kullanılıyor olabilir mi? Bu sorunun kesin yanıtını vermem olanaksız ama bir an için durumun bu olduğunu varsayalım. Ancak bu durumda da fitalat ve bisfenol içeren plastiklerle içermeyenlerin ayrılması gerekiyor. Aksi durumda fitalat ya da bisfenol içermemesi gereken bir üründe bu bileşiklerin kalıntısı bulunacaktır. Dolayısıyla en kritik soru hammadde olarak kullanılan plastik çöpünün gıda ambalajı, bebek ve çocuk ürünleri ile oyuncak üretiminde kullanılıp kullanılmadığıdır. Eğer öyle ise fitalatlar ve bisfenol bileşiklerinin gıdalara ve sulara bulaşması mümkündür. Buna ek olarak bebek ve çocuk ürünleri ile oyuncakların da bu bileşikleri içermesi ve bu ürünlerle temas eden çocukların bu bileşiklere maruz kalması da mümkündür.

Bu bileşiklerin hormonal sistem bozucu olduğunu hatırlatmalıyım.

Nüfusun ne kadarını etkiliyor?

Hormonal sistem bozucuların obezite, dikkat eksikliği hiperaktivite sorunları, öğrenme güçlüğü yaratan bilişsel sorunlar ve otizm sorununa neden olduğu pek çok akademik yayında belirtiliyor.

Hormonal sistem bozucu kimyasalların Avrupa Birliği ülkelerinde yol açtığı sağlık zararının 271 milyar Euro civarında olduğu; otizm vakalarının yüzde beşinin gıda kapları, plastikler, mobilyalar, oyuncaklar, halılar ve kozmetik ürünlerinde bulunan hormonal sistem bozuculara maruz kalma ile bağlantılı olduğu tahmin ediliyor. Ancak gerçek oranın daha yüksek olacağı çünkü anne karnındaki bebeğin bu kimyasallara maruz kalıp kalmadığını belirlemenin çok güç olduğu belirtiliyor.

Yüzde beş küçük bir oran gibi görünebilir. Ama bu oranın ülkemizde de geçerli olduğunu varsayarak bir hesap yapalım: Ülkemizde yaklaşık 450.000 otizmli birey olduğu tahmin edilmektedir. Basit bir hesapla 450 bin otizm sorunu yaşayan kişiden en az 22 bininin hormonal sistem bozuculara maruziyet nedeniyle bu sorunu yaşadıklarını söyleyebiliriz.

Plastik üretimi ve atıklarının artışı ile hormonal sistem bozuculara daha fazla maruz kalınacağı ve bu tip sağlık sorunlarını yaşayan kişi sayısının artacağı da söylenebilir.

Ülkemizde obezite sorunu yaşayan kişi sayısı ise yaklaşık olarak 16 milyondur ve bu kişilerin bir kısmının da hormonal sistem bozucular nedeniyle bu sorunu yaşadıkları düşünülmelidir.
Ne kadar plastik çöp geliyor?

Plastik çöpünün İngiltere dışında başka ülkelerden de ithal edilip edilmediğini ve plastiklerden kaynaklanan çevre kirliliğinde ne kadarlık paya sahip olduğunu bilmiyoruz.

Ancak öncelikle bebek ve çocuk sağlığı için çeşitli tehlikeler barındırdığını dikkate almak zorundayız.

Plastik çöpü ithal etmek ülkemizde çocukluk çağı obezitesi ve otizm vakalarında artışa neden olacaktır.

Okurları paniğe sürüklemek istemem o nedenle burada somut tespitlerden ziyade kuşkularımı dile getirdiğimi belirtmeliyim. Ama doğrulanabilir ya da yanlışlanabilir kuşkular bunlar. Ve ne durumda olduğumuzu bilmek için de aşağıdaki sorulara net yanıtlar alabilmek gerekiyor.
Bazı sorular

1) İngiltere dışında başka ülkelerden de plastik çöpü ithal ediliyor mu?

2) 2005 yılından (plastik çöpü ithalatına izin verildiği yıl) bu yana her bir yıl için ithal edilen plastik çöpü miktarı nedir?

3) Akademik literatürde içerdikleri toksik kimyasallara göre poliüretanlar (Polyurethanes), poliakrilonitriller (polyacrylonitriles) ve polivinilklorürler (polyvinyl chlorides) en tehlikeli plastik atığı olarak niteleniyor. Polipropilenler (Polypropylene), Etilen-vinil asetat (Ethylene-vinyl acetate), polivinil asetat (polyvinyl acetate) ve polietilenler (polyethylenes) ise daha az zararlı olarak kabul ediliyor. Bu duruma göre ithal edilen plastik çöpü plastiğin evsafına göre bir ayrıma tabi tutulmakta mıdır? Eğer tutulduysa her yıl hangi plastik çöpünden ne miktarda ithal edilmektedir?

4) 2005-2018 yılları arasında ithal edilen plastik çöpü tehlikeli ya da toksik atık olup olmadığı açısından gümrüklerde herhangi bir kontrol ve denetime tabi tutulmuş mudur?

5) Fitalat, bisfenol ya da benzeri toksik bileşikleri içeren plastik çöpü ülkemize girmiş midir? Eğer öyle ise ne miktarda girmiştir?

6) 2005-2018 yılları arasında hiçbir kontrol ve denetime tabi tutulmadan, sadece ithalatçı firmanın beyanına dayalı olarak ülkemize ne miktarda plastik çöpü girmiştir?

7) 2005-2018 yılları arasında beyana tabi olarak ülkemize giren plastik çöpünün evsafı nedir?

8) 2005-2018 yılları arasında ithal edilen plastik çöpünün ne kadarı geri dönüşüme tabi tutulmuştur?

9) Geri dönüşüme girmeyen plastik çöpü nasıl değerlendirilmektedir? Bu çöp gıda ambalajı, mutfak ekipmanı, bebek ve çocuk ürünleri ile oyuncak üretiminde hammadde olarak kullanılmakta mıdır? Kullanılmadığı neye dayanarak öne sürülebilir?

10) Gıda ambalajlarında, gıdalarda ve sularda, bebek ve çocuk ürünleri ile oyuncaklarda fitalat ve bisfenol A ile bisfenol S bileşiklerinin kalıntı analizleri yapılmakta mıdır? Eğer öyle ise ne gibi sonuçlar elde edilmiştir?

Siyasal iktidarın bu sorulara verebileceği net cevaplarının olmadığını düşünüyorum. Bu tip çalışma ve analizler ülkemizde ciddiyetle yapılmamaktadır çünkü.

En güvenilir ve tatminkâr yanıt bebek ve çocuk ürünleri, gıda ambalajları ve çeşitli gıdalarda fitalat ve bisfenol kalıntılarının bulunup bulunmadığını araştırmak suretiyle elde edilebilir. Hiç şüphe yok ki bunu yapacak kurumların siyasal otoriteden bağımsız ve güvenilir olması da gerekliliktir. Ülkemizde böyle bir kurumun olmadığı da vakıadır. (BŞ/HK)

Gıda Güvenliği, Gıda Güvencesi ve Gıda Egemenliği Kavramları Üzerine

Gıda güvenliği ve gıda güvencesi kavramları sıklıkla birbirine karıştırılıyor. Gıda güvencesi (food security) kavramı ile ifade edilmesi gereken durumlarda genellikle gıda güvenliği (food safety) kavramı kullanılıyor. Gıda egemenliği kavramı ise hem güvenlik ve hem de güvence kapsamına giren konularla yakından ilgili.

Her üç kavram hakkında da epeyce literatür var ama aralarındaki ilişkiye değinerek en azından gıda güvenliği ve gıda güvencesi arasındaki karışıklığı gidermek ve bu iki kavramın gıda egemenliği içinde nasıl konumlandırılabileceğine ilişkin bir bakış açısı sunmak mümkün.
Gıda güvenliği

Gıda güvenliği gıdaların hasatı, taşınması, işlenmesi, hazırlanması, depolanması ve son tüketiciye sunulması sürecinde gıda kaynaklı rahatsızlıklara ya da hastalıklara neden olan fiziksel, biyolojik ve kimyasal nitelikteki çeşitli risk unsurlarını önleyecek, zararsız kılacak ya da elimine edecek yaklaşımları ele alan bir kavram.

Gıdalarda bulunan taş, metal parçası, cam kırığı gibi maddeler fiziksel açıdan risk yaratan unsurları oluşturur ve giderilmesi ya da elimine edilmesi en kolay olan unsurlardır.

Gıda güvenliği açısından biyolojik risk oluşturan unsurların başında ise hastalık yapan ya da gıda zehirlenmesine yol açan mikroorganizmalar gelir. Örneğin Salmonella ve koli basili gibi bakteriler dünya çapında gıda kaynaklı hastalık etmeni olan en önemli bakterilerdir.

Tarımsal üretimde kullanılan pestisitler (zehirli kimyasal maddeler), çevre kirlenmesinin bir sonucu olarak gıdalara bulaşan ağır metaller, poliklorlu bifeniller gibi zehirli maddeler ise insan sağlığını tehdit eden önemli kimyasal risk unsurlarından bazılarıdır. Akrilamid gibi zehirli etki gösteren bazı kimyasal maddeler ise gıdaların işlenmesi sürecinde oluşur.

Başta Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı olmak üzere çeşitli kamu kurumları, şirketler ve akademik kurumlarca sıklıkla dile getirilen bir deyim olan “tarladan çatala gıda güvenliği” beş aşağı beş yukarı gıda güvenliği kavramının kapsama alanı hakkında yeterli bir fikir verir.

Gıda güvenliği gıdaların sağlık riski yaratan çeşitli etkenler açısından güvenilir kılınmasını amaçlar ve bunu sağlamak için yapılan her şey de işin teknik yönünü oluşturur. Gıdaların bozulmasını geciktirmek için yapılan çalışmalar da gıda güvenliği çalışmalarının asli bir parçasıdır.

Gıdaların bozulmasını engellemek ve insan sağlığına zarar verecek çeşitli unsurlardan arındırmak meselesinin bir parça dışına çıkıp, bu gıdalar nereden geliyor, nasıl üretiliyor, bir toplumun yeterli miktarda gıda maddesi üretmesi ve bu üretimin sürekliliği nasıl sağlanabilir? gibi sorular üzerinde düşünmeye başladığımızda ise gıda güvencesi kavramı işin içine girer.
Gıda güvencesi

Gıda güvencesi bir toplumun beslenme ihtiyaçlarını karşılamak için yeteri miktarda ve ulaşılabilir gıda maddeleri üretme yeteneğine ve üretilen gıdalara erişiminin sürekliliğine vurgu yapan bir kavramdır.

İnsanların sağlıklı bir yaşam sürdürebilmeleri için gerekli olan besin ihtiyaçlarını karşılayabilmek amacıyla yeterli, sağlıklı, güvenilir ve besleyici gıdaya fiziksel ve ekonomik bakımdan sürekli erişebilmeleri durumu gıda güvencesi kavramı ile dile getirilir.

Gıda güvenliği kavramının içine ekolojik bir bakış açısını ve insanların gıda maddelerine erişim hakkını kattığımızda gıda güvencesi kavramından söz etmiş oluruz. Ancak ekolojik bir bakış açısı zorunlu değildir. Dahası gıda güvencesini sağlamak için yapılacak çalışmalar kamusal bir yaklaşımla ele alınabileceği gibi, çeşitli ülkelerde gözlendiği gibi özel sektör eliyle, şirketlerin önünü açan ve kamuyu tasfiye eden yaklaşımlarla da ele alınabilir. Dolayısıyla çerçevesi epeyce esnek ve politik atmosfere göre biçimlenen bir kavramdır gıda güvencesi.
Gıda egemenliği

Gıda güvencesi insanların gıdalara erişimini en azından prensip olarak bir hak olarak tanımlasa da bu hakkı nasıl elde edeceklerine ya da bu hakkın sürekliliğinin nasıl güvence altına alınacağına dair bir şeyler söylemez. Gıdaya erişim hakkını güvenceye alan yaklaşımları tanımlayan, yani işin odak noktasına politik atmosferi ve siyasal karar alma mekanizmalarını da dâhil eden kavram gıda egemenliği kavramıdır.

Gıda egemenliği insanların kendine yeterliliklerini sağlama temelinde gıda maddelerini kendilerinin üretmesinin bir hak olduğunu dile getirir. Gıda egemenliği ekolojik bir bakış açısı ile bu hakkın kuvveden fiile dönüşmesini sağlayacak uygulamaları öne çıkarması, işbirliği ve dayanışma ağlarına yaslanması bakımından her üç kavram içinde teknik, hijyenik ve yasal bir çerçeveye sıkışmayan, politik potansiyeli en güçlü kavram olarak tanımlanabilir.

Her üç kavram da birbiri ile yakın ilişki içerisinde olsa da herhangi birini diğerinden ayırarak ele almak olanaklı. Ancak böyle bir yaklaşımın gıda, beslenme ve ekolojik bağlam içinde yer alan toplumsal sorunları daha da derinleştireceği bilinmelidir. Örneğin sadece gıda güvenliğinden yola çıkarak bir toplumun sağlıklı beslenmesini sağlamak olanaksızdır.

Bir kavramın içinde yer alan uygulamalar bütününün bir şeyleri gösterme imkânı sağladığı kadar pek çok şeyi görünmez kıldığını da unutmamalı.

Bir örnek vererek söylediklerime açıklık getirebileceğimi umuyorum: Çok kritik önemde olmasına rağmen ülkemizde mahkûm ve tutukluların gıda güvenliği açısından yaşadıkları sorunlar ile ilgili tek bir akademik çalışma neden yoktur? Bu insanların yaşadığı gıda güvenliği sorunları neden görmezlikten gelinir? İnsan sağlığını derinden etkileyen, ciddi bir gıda güvenliği sorunu olarak görülmesi gereken bu konu her yıl düzenlenen gıda güvenliği kongresi veya sempozyumlarının bir tekinde bile neden dile getirilmez? Bir düşünelim bunu…

Gıda güvenliği gıda güvencesinin bir parçasıdır; ama her iki kavramın da gıda egemenliği yaklaşımlarının içinde yer almasını sağlamak; başka bir deyişle güvence ve güvenlik yaklaşımlarının ekolojik ilkeleri ve kendine yeterliliğin sağlanmasını dikkate alan bir politik atmosfer içinde şekillenmesini sağlamak bambaşka bir topluma kapı aralayacaktır. Gıda egemenliği kavramı ile dile getirilen böyle bir politik atmosferin toplumun bütün kesimlerine nefes alma imkânı sağlayacağı da açıktır. En çok da görmezlikten gelinenlere. (BŞ/HK)

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here