“Düşünebilen herkesin insan olması, insan olan herkesin düşünebildiği anlamına gelmiyor ne yazık ki!..” Sigmund Freud

Ülkemizde açlık sınırı 1.500 lira iken asgari ücretin 1.403 lira olması son ayların tartışma konusuydu. 2018 bütçesinde 1.603 lira olunca durum değişti. Kaç adet ekmek, kaç yumurta, ne kadar et veya ne kadar altın alıyor olmasıyla alım gücü açıklanırken bir anda kaç otomobil alıp alamamasıyla ölçülmeye başlandı. Hem de Başbakan Yardımcısı Hakan Çavuşoğlu tarafından. Bakan Çavuşoğlu asgari ücretin 2002 yılından bu yana 9 kat arttığını, o zaman 90 maaşla sıfır araç alınabilirken bugün 42 maaşla alınabildiğini söyledi. 2002’de 184 lira olan ücretle 1.26 liradan 146 litre motorin alınırken bugün litresi 5.3 liradan 318 litre benzin alındığını, daha çok seyahat edildiğini de sözlerine ekleyerek Hak-İş’lilerce alkışlandı ve çiçek sunularak ödüllendirildi. Ama 17.291 lira aylık alan bu bakan ise 4 aylık maaşıyla bir araç alabiliyormuş. Bu durumda bakanın özel aracı var mıdır, kaç tanedir bilmiyoruz. Sanırım bakan asgari ücretlilerin bu ücretle sıfır otomobil aldıklarını, deposunu yakıtla doldurup Türkiye içinde durmadan seyahat ettiklerini zannediyor.

Yaşadığımız bu traji komik iş bana 1990’lı yıllarda bir magazin gazetesinin son sayfasında yer alan haberiı anımsattı:

Harika Avcı sahne alacaktır. Ancak Paris’ten istediği parfüm uçak gecikince henüz gelmemiştir. Avcı ağlamaktadır. O parfüm gelmeden de sahneye çıkmak istememektedir. O günün parasıyla otuz bin lira olan parfüm binbir zorlukla yetiştirilir. Kadın güzel kokular içinde sahneye çıkar. Konseri bittikten sonra magazin gazetesinin muhabiri parfümünün kaç lira olduğunu sorar. Harika Avcı soruyu yanıtlar ve şöyle der “Ayol benim parfümüm otuz bin lira. Asgari ücret de otuz bin liraymış. Demek ki bu insanlar aldıkları parayı parfüm almak için kullanıyorlar.”

Benzeri bir olay da dünya tarihine damgasının vuran Fransız Devrimi döneminde yaşanır:
Devrim öncesinde halk sokaklardadır. Ekmek, eşitlik, adalet ve özgürlük istemektedir. Kral on dördüncü Lui’nin karısı Marie Antoinette sarayın penceresinden olanları izlemektedir. Yanındakine ‘bu insanlar neden kalabalık halde sokaktalar? Ne istiyorlar?’ diye sorar. Yanındaki kişi ‘Efendim ekmek bulamıyoruz, ekmek istiyoruz’ diyorlar diye yanıtlar. Kraliçe’nin yanıtı çok ilginç ve çarpıcıdır: ‘Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler.’

Bir ülkeyi saraylarda yaşayarak yönetenler, kendilerini sanatçı sayarak fil dişi kulelerde oturanlar halkının sorunlarını anlayamazlar. Halkın diliyle konuşsalar bile halka yabancıdırlar. Olması gereken şey, üreten halkı iş yerinde, köyünde, kentinde yönetime de doğrudan ortak etmektir.

Ama halkın içinden çıksalar da, halk için yönetime geldiklerini savunsalar da, halkı her aşamada söz sahibi etmeyen iktidarlar zamanla halktan uzaklaşırlar. Halkın derdini anlayamazlar. Öyle bir sorumlulukları yoktur onların. Onların artık iktidarlarını ve saltanatlarını sürdürmek, ne pahasına olursa olsun kazanmak gibi zorunlulukları vardır. Onlar artık iktidarın başlangıç dönemindeki insanlar değildir artık. Dünyaları, yaşam tarzları, düşünceleri değişmiştir.

Çünkü tarih şunu öğretmiştir: İNSANLAR KULÜBEDE YAŞARKEN BAŞKA DÜŞÜNÜRLER, SARAYDA YAŞARKEN BAŞKA.

1 Yorum

  1. Yazımın altına bir not koymayı unutmuşum: Yıl 1929. Mustafa Necati Milli Eğitim Bakanı. Güzel ülkemizde Kurtuluş Savaşı’nın dumanları halen tütmektedir. Ve öğretmen maaşı 96 gram altın alabilmektedir. O da bugünün parasıyla 9.577 liraya dek düşmektedir. Bilgilerinize….

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here