‘ …

Tersten sağlamayla yaşıyoruz en çok

o mezarlığa bu taraftan baktıkça

yaşamak diye belalı bir iş var

bazen çocuk oyuncağı, çabasız tasasız

bazen çıkmaz sokak, yaman dermansız

Tersten sağlamayla yaşıyoruz en çok

Ölüp dirildiklerimiz bitmeyen ödeşmelerdir

her yara şifa oluyor sonunda

her hata uçuk bir hatıra

Sonrası zaten gelir, ve hatta hep erkendir

sonrası sen sağ ben selamet

Ölüm… en merak edilen kehanet’

Karin Karakaşlı

 

Ölüm üzerine hiç düşünmedim.

Ölüm üzerine hiç yazmadım.

Kabul ya da itiraf ediyorum ( artık ) : ’Sonra işte yaşlandım.’*

Düşünmeye de yazmaya da başladım işte!

 

İlk ölüyü / ölümü, 1978’de,  on altı yaşındayken gördüm. İlkokuldan sınıf arkadaşım Kâzım’ın abisiydi bu genç ölü. Sabah işe giderken faşistler tarafından pusuya düşürülmüş, katledilmişti. Rastlantı bu ya, hastanenin önünden geçerken bir kamyonetin kasasına sırt üstü yatırılmış gencecik ölüyü görmüştüm. Kanı kamyonetin kasasından toprak yola damlıyordu. Çocukluk merakı işte, kamyonetin peşi sıra gitmiş, ölünün içeri alındığı kapıdan ben de girmiştim. Ölüyü odanın ortasındaki mermer masanın üzerine uzatmışlar, oradaki görevli – dudağında mırıltılarla –  elleriyle genç ölünün gözlerini kapamıştı.

 

Hayatımda ilk ve son girdiğim morgdu.

Bir daha hiç girmedim / giremedim.

 

Tüylerim ürpermişti.

2018’de yazarken bile…

 

Ertesi gün, Kâzım’ın abisini, Gülmez Mezarlığı’nda sloganlarla, devrim yeminleriyle sonsuzluğa uğurlamıştık.

 

Genç ve sağlıklı bir aileydik biz. Ölüm nedir hiç bilmiyordu(m)k. Önce dedemi 2002’de yüz dört yaşında;  bundan altı ay sonra babamı altmış dokuz yaşında sonsuzluğa uğurladık.

Başsağlığı için gelen benden bir on yaş büyük arkadaşım / ablam:’Bugüne kadar düğünlere, doğumlara gittin, bundan sonra ölümlere gideceksin.’demişti.

 

Sözü suratıma tokat gibi çarpmıştı ki o kadar olur.

 

Öyle oldu, ondan sonra o kadar cenazeye gittim ki o kadar olur.

 

Önce birer birer, sonra onar onar, sonra yüzer yüzer ölümlere gittim.

 

Önce birer birer sonra onar onar, sonra yüzer yüzer acı çektim.

 

Önce birer birer sonra onar onar, sonra yüzer yüzer ağıt yaktım.

 

Dersim’e ağıt yaktım.

Maraş’a ağıt yaktım.

Sivas’a ağıt yaktım.

Şavşat’a ağıt yaktım.

Çorum’a ağıt yaktım.

Yeni Çeltek’e ağıt yaktım.

Zonguldak’a ağıt yaktım

Digor’a ağıt yaktım.

Gazi’ye ağıt yaktım.

Suruç’a ağıt yaktım.

Ankara’ya ağıt yaktım.

Cizre’ye ağıt yaktım.

Soma’ya ağıt yaktım.

Ermenek’e ağıt yaktım.

 

İbo’ya ağıt yaktım.

Mahir’e ağıt yaktım

Sinan’a ağıt yaktım.

İbrahim Ethem’e ağıt yaktım.

Seyit’e ağıt yaktım.

Necati’ye ağıt yaktım.

Hıdır’a ağıt yaktım.

Barış’a ağıt yaktım.

Sibel’e ağıt yaktım.

Berivan’a ağıt yaktım.

Uğur’a ağıt yaktım.

Ceylan’a ağıt yaktım.

Ali İsmail’e ağıt yaktım.

Berkin’e ağıt yaktım.

Şirin’e ağıt yaktım.

Tahir’e ağıt yaktım.

 

Özledim hepsini.

‘Gidenler nerde kaldılar, özledim gülüşlerini  / Bir kenti güzelleştiren yalnız onlardı sanki / Onlardı çocuklara ve aşka ölesiye bağlanan…’**

Özledim her birini.

 

Ahmet İnam, Dört Nala Sevişirken Ölmek yazısında:’ Yaşamın orta yerinde durur ölüm. Yaşamın özünde. Yaşamın içindeki ölümü yaşadım… Yaşamda ölüm, ölümde yaşam bulduk. Bizim için yaşam, ölümle kesilen bir gidiş değildi; bir gelişti ölümden… Dörnala sevişirken, dörtnala seviştik. Yaşam içinde yaşam gördük. Yaşamı yaşamladık. Yaşam ölümlenip ölüm yaşamlanınca, yaşam yaşamlanır… Ölüm içindeki ölümü gördük… Ölümü dışlayan yaşam güdüktür… Yaşamı dışlayan ölüm güdüktür… Yaşam içimde, ölüm de yaşamın içindedir… Yaşamı dışlayan yaşam, yaşam değildir… Ölüm dışlayan ölüm, ölüm değildir… Tanrı hepimize dörtnala sevişirken ölmeyi nasip etsin, âmin!’   der.

 

İyi der.

Der de.

 

Ölümle otuz üç yaşında kucaklaşan, dünyanın en güzel ve en iyi şairlerinden İranlı Şair Furuğ: ’Yeniden merhaba diyeceğim güneşe / Gövdemde akan nehirlere / Bulutlar gibi uzayıp giden düşünceme  / Benimle birlikte kuru mevsimlerden geçen / Bahçedeki ağaçların  hüzünlü büyümesine / … / Tekrarlanan şehvetimle döllenen yeryüzüne  / Yeniden Merhaba diyeceğim / … / Duvarın ötesinden kopardığım dallarla / Geliyorum, geliyorum, geliyorum  /   Ve aşkla dolu avluda bekleyen kız  / Yeniden Merhaba diyeceğim.’ der, ’Yeniden Merhaba Diyeceğim Güneşe’ şiirinde.

 

Yeryüzüne yeniden ‘Merhaba’ denir mi, bilmiyorum.

 

Tenasüh  (reenkarnasyon / ruh göçü ) olur da yeryüzüne dönülür mü / yeryüzünde kalınır mı bilmiyorum.

 

Devri daim olsun der ya Alevi canlar, devri daim olur mu canların canları bilmiyorum.

 

Merhaba deseler de, dönseler de, devirleri daim de olsa,  bunca genç ölüm niye?

 

Bunca ölüm niye, niye?

 

Bunca acı niye, niye? 

 

Niye? 

 

*Gülten Akın

**Ahmet Telli

                                                                                      Napoli / Selanik / Antalya

                                                                                       Temmuz – Eylül / 2018

2 YORUMLAR

  1. “…oysa bilir; akşam, kardelenlerinin kısa yazgılarındaki yarısı karanlık yüzün tam ortasından geçer. Yeryüzü henüz hazır değildir onlar için ve gök kapalı. Gece, elindeki soğuk ve ağır tırpanla çoğunu biçer…”

  2. Çok güzel bir yazı benimde aklıma Ahmet Çahacı sözleri geldi.
    ÖLÜM GÖGÜN YÜZÜNDE
    ÖLÜM YERİN DİBİNDE
    ÖLÜM SOLUK ALIŞINDA
    ÖLÜM BAŞUCUNDA

    Paylaşmak istedim

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here