“Ölüm bir istatistik ve devlet işi oldu mu dünya işleri iyi gitmiyor demektir. “
Albert Camus

Çocukluğumuzun geçtiği köylerde ölüm derinden yaralardı insanları. Kadınlarımız yana yakıla ağlar, kendilerini paralarlardı. Ailedeki yetişkin erkekler kırkı çıkıncaya kadar sakal tıraşı olmazlardı. Ve cenazenin çıktığı evde yemek yapılmazdı. Yapılamazdı. O eve haftalarca köy halkı tarafından, baş sağlığına gelirken yemek getirilirdi. Kuşaktan kuşağa geçen ve kendiliğinden tutulan bir yas vardı. O günlerde dünyayla tek bağlantıları olan radyolar günlerce açılmazdı. Türkülere bile ara verilirdi. Ölüm denilen acı da, yas tutmak da yerini ve anlamını bulurdu.

Bacanağım İsmail uzun yıllardır şeker hastasıydı. Zaman zaman bir iki hafta süren tedavi süreçlerinden sonra evine döner, yaşamını sürdürürdü.

2018 yılı ona iyi gelmedi. Hastanede olduğu haberini aldık. Bu kez durum ağırdı. İki kez kalbi durmuş, zorlukla geri döndürülebilmişti. Böbreklerin de ileri derecede hasarlı olduğu anlaşılmıştı. On üç ocak günü akşamı acı haberi aldık. İsmail aramızdan ayrılmıştı. Onu uğurlamalı, eşinin ve çocuklarının yanında olmalı, acılarını paylaşmalıydık.

Gece yarısına doğru Antalya’dan otobüsle Ankara’ya doğru yola çıktım.

İsmail Divriği’nin Kaledibi Köyündendi. 1975’te evlenmiş, birkaç ay sonra da Ankara’ya göçmüştü. O yıllar köylerden kentlere göçün yoğun yaşandığı yıllardı. Doğduğu yerde doyamayanlar Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük şehirlere gitmeyi çözüm olarak görüyorlardı. Çocuklarına iyi eğitim olanağı sunacaklarını, daha güzel bir hayat yaşayacaklarını hayal ediyorlardı. Gerçekten o arzuların pek çoğu hayal olarak kaldı. Ama köylere dönmeleri de olası değildi. Köylerin ocağına incir ağacı dikilmişti. Yıkılmış, taş taş üstünde kalmamış o viranelerde şimdi baykuşlar ötüyordu. Kendi halinde akan sulardan, gövdesine isimler kazınmış kavak ağaçlarından ve anılardan başka geride kalan hiç bir şey yoktu. Göçenlerin ve emeğiyle geçinen insanların ortak kaderiydi bu.

İsmail kırk yıldan fazla Tuzluçayır’da oturdu. 1980’li yılların başlarında eşini ve dört çocuğunu eniştesine ve ablasına emanet ederek Libya’ya gitti. Bir inşaat firmasının soğuk demir işçisi olarak çalıştı. Bir yıl sonra döndü.

O bir emekçiydi. Hayatını çocuklarına adamıştı. Sessiz, kendi halinde bir insandı. Kimseyi kırmazdı, ama ikiyüzlülük de yapmazdı. Uzun yıllar sonra bir evi olmuştu. Kızları evlenmişti. Oğlu Ahmet ve eşi Zehra (Zahide) ile evinin tadını çıkarmaya çalışıyordu.

Sabaha karşı AŞTİ’ye indim. Bir saat sonra da eve varmıştım. İçerisi Ankara’daki yakınlarımızla doluydu. Sarılıp ağlaştık. Bir saat sonra İstanbul’dan ve Divriği’den gelenlerle kalabalık daha da arttı. Komşusu Hayati Beyin çağrısı üzerine bir kısmımız üst kata çıktık.

Saat on bire doğru yeğeni Murat’ın arabasıyla Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının da mezarlarının olduğu Karşıyaka Mezarlığına doğru yola çıktık. Yaklaşık yarım saat sonra mezarlığın girişindeki camideydik. Yakınlarını son yolculuğuna uğurlamaya gelmiş başkaları da vardı. Giderek kalabalık arttı. Acılar acılara, ağıtlar ağıtlara karıştı. Bugün öğle ve ikindi namazından sonra toprağa verilmek üzere bekletilen otuz dokuz tane cenaze varmış. Antalya’nın en merkezi yerindeki Murat Paşa Camisinde ve Konuksever Mahallesindeki Cem Evinde böyle sektör haline gelmiş, acılardan yoksun birden fazla cenaze törenine hiç tanık olmamıştım. Birer makine ve rant düzeni olan koca kentlerde insanların acıları bile çalınmıştı.

Caminin yanında doğal gazla üstten ısıtmalı bir alanda toplandık. Tavanlardan sarkıtılmış beş altı adet bilgisayar görünüyordu. Ekranlarda ölenlerin ad ve soyadları, toprağa verilecekleri yerin ada ve parsel numaraları yazılıydı. Yan tarafta oturacak bir büyük salon masa ve sandalyeler konarak düzenlenmişti. Çay ocağı da kışın soğuğunda acılı insanlara içecek hizmeti veriyordu. Mezarlık çalışanları cenaze nakil araçlarından aldıkları tabutları gasil haneye götürüyor; ağıt sesleri ve çığlıklar arasında “merhum” ve “merhume”ler yıkanıyordu.

Derken öğle ezanı okundu. İnsanların bir kısmı namazını kıldı. Arkasından hoparlörden yapılan duyuru üzerine otuz dokuz cenazeden yaklaşık yirmi tanesinin toplu halde namazı kılındı. Hangi cenazenin nerede olduğu bile öğrenilemeden defin yerine gitme hazırlıkları başladı. Nakil araçlarının her birinin arka kapısında ölen kişilerin adı soyadı, defnedilecekleri ada ve parsel numaraları yazılıydı. Bacanağım İsmail Yedibela’nınkinde 21-B- 779 yazıyordu.

Damat Deniz’le cep telefonu ile bile binbir zorluktan sonra buluşabildik. Otomobiline bindik. Araç ve insan kalabalığından dolayı nereden çıkabileceğimizi, hangi yöne gitmemiz gerektiğini anlamaya çalıştık. Bir görevli “altı nolu kapıdan çıkacaksınız” dedi. O kapıyı bulmak bile yarım saatte ancak mümkün oldu. Şimdi 21-B nolu parseli bulmamız gerekiyordu. Tam bir karmaşaydı. Her araç sahibi bulunduğu yerden gitmesi gereken yere doğru gidebilmek için adım adım ilerliyordu. Deniz’e gelen bir telefonla defin işleminin bittiğini öğrendik. İş işten geçmişti. Şimdi de buradan çıkma çabası içinde bulduk kendimizi.

Elbette ölümün gerçekliğini değiştiremeyiz. Ama gördüm ki büyük kentlerde ölüm sıradanlaşmış. Büyük kentler cenaze evine dönmüş. Duygular mekanikleşmiş. Böyle şeyler bile bir görev olarak algılanmış. Acı, o acıyı yaşayana aitmiş. İş bir sektör haline gelmiş. Bir kişi ölürse ölüm; birden fazla kişi ölürse istatistik oluyormuş. Buna zamanın ruhu diyorlar sanırım. Bana kalsaydı zamanın ruhsuzluğu derdim.

İnsanın tanımadığı diğer kişilerin acıları karşısında ağlaması elbette işin doğasına aykırı. Ama insanların acısını iş olarak görmemek, oradan kâr zarar hesabı yapmamak, kesemediği ağacın gölgesini satmamak da kapitalizmin doğasına aykırı. Demek ki sistemin yasaları insan iradesinden bağımsız çalışıyor. Karşı koyma iradesini göstermeyenleri de insan olmaktan daha çabuk çıkarıyor.

Ne mutlu insan kalmayı başaranlara!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here