Elbette Madımak’lar olmasın! Ama olmuş Madımak’lar da unutulmasın.
Çünkü geçmişi unutanlar onu bir kere daha yaşamak zorunda kalır. Ama unutulması için de bağışlanması gerekir. Peki bağışlanabilir mi? Hayır! Çünkü bağışlanabilmesi için, içimizdeki yaranın onması gerekir. Yaranın onması için de suçluların adilce yargılanmasına; hak ettikleri cezaya çarptırılmalarına, yani hukukun işlemesine gereksinim vardır. Yoksa o yara için için kanar durur. Evlat acısı, ana-baba acısı kesilen kol gibidir. Yeri hep boş kalır. Adalet veya hukuk yalnızca o kesik kolun dışarıdan fark edilmesini biraz olsun önlemek için yalnızca örtü olur. Oysa, o kesik kolun yeri halen öylece durmakta ve kanamaktadır.

2 Temmuz 1993 günü Sivas’ta olanlar ve sonrasında yaşananlar bunu öğretti bize:

Yazar Zeki Coşkun’un “Öteki Sivas” adlı kitabının ta başından söylediği “uçlarda yaşayan bir şehir” dediği kentte her şey günler öncesinden düzenlenmişti. İnsan gibi düşünen bir kısım Sivas’lı hemşehrilerimin söylediği gibi, şimdiye kadar hiç görmedikleri ayakları potuklu, başları sarıklı, şalvarlı, elleri kocaman tesbihli insanlar son günlerde sokaklarda görülmeye başlanmıştı. Başta Aziz Nesin olmak üzere, kente gelen diğer konuklara karşı, röportajlar yapıyorlar; art niyetli sorular sorarak insanları kışkırtmaya çalışıyorlardı. TGRT Muhabiri, Bizim Sivas Gazetesi ve Taraf dergisi bir bildiri kaleme alarak şöyle diyorlardı (1).

“Salman Rüşdi köpeği ve onun yerli uşağı Aziz Nesin köpeği, yanındaki ekiple birlikte, Müslümanlarla alay etmektedir.

Kâfirler bilmelidir ki İslam’ı korumak için verilecek canımız vardır. Gün Kur’an’a, Allah’a ve Hz. Muhammed (S.A.V.)e yöneltilen çirkin küfürlerin hesabının sorulma günüdür.”

Oysa öyle bir küfür yoktur ve olamaz da. Aziz Nesin’in TGRT muhabirine söyledikleri özetle şöyledir:
“Her inanca saygım var. Ben farklı bir şeye inanıyorum. Senin inandığına inanmak zorunda değilim. Sen de benim inandığıma inanmak zorunda değilsin. Ancak Alevi’lere daha çok saygı duyduğum da doğrudur. Bana göre Alevilik Şiiliğin Türkiyelileşmişidir. Türkiye Müslümanları Arap Müslümanlarına benzemiyor.”

Buyrun, şimdi siz buradan küfür çıkartın.

Bu tip saldırılar için özellikle Cuma günlerini seçen, örgütlü ve hareket halindeki tehlikeli cehalet, kısa sürede on beş bin kişiyi bulur. Polis ve asker de olayı büyümeden bastırmaya çalışmaz. Güvenlik kuvvetlerinde tuhaf ve anlaşılamayan bir edilgenlik hali görülmektedir. Sivas Valisi Ahmet Karabilgin ve Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü’nün çabaları sonuçsuz kalmaktadır.

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel olayla ilgili açıklamasını şu cümleyle bitirmektedir: “Devlet güçleriyle halk karşı karşıya getirilmemelidir.”
Başbakan Tansu Çiller’in sözleri ise şöyledir: “Otelin etrafını saran vatandaşlarımıza hiçbir biçimde zarar gelmemiştir. (…) Dolaysıyla olay, bir otelin yakılması ve içinde olan vatandaşlarımızın ölmesi ile ortaya çıkmıştır. ”

Anavatan Partisi Genel Başkanı Mesut Yılmaz da”…fikir özgürlüğünün, halkımızın mukaddes değerleri için kullanılmasına hiçbir şekilde kayıtsız kalamayız.” Diye açıklama yapmaktadır.

Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun sözleri daha da ilginçtir: “Olayların bastırılması sırasında güvenlik güçlerinin gösterdiği itidalli ve akıllı davranışı sonucu olayların daha vahim boyutlara ulaşması önlenmiştir. Halkımız kışkırtılmıştır. Olayların sorumlusu Kültür Müdürü, Vali ve Kültür Bakanı’dır.” (Daha nasıl vahim olacaksa?!)

(Onlarca yıldır hakaretler ettikleri Aleviler, komünistler, sosyalistler, solcular nedense tahrik ol(a)mıyorlar; ama kendilerine Müslüman diyen insanlar kıldan-tüyden; sazdan-sözden rahatsız oluyorlar.)
…………………………………………………………………………………………………………………………
3 Temmuz günü acı tablo gözler önüne serilir:
Bu vahşi olayda, 2’si gösterici, 2’si otel çalışanı, 33’ü Pir Sultan Abdal Şenliklerine gelen konuk, yazar, şair, ozan ve semah dönen çocuklar olmak üzere toplam 37 kişi hayatını kaybetmiştir. 54 kişi yara almadan kurtulmuş; 14’ü polis olmak üzere 64 kişi yaralanmış; 90 kişi tutuklanmıştır. Oluşan maddi hasarın tutarı ise 2.537.303.717 TL’dir.

Acılı ana-babalar, katiller tarafından mahkeme salonlarında hakarete uğrarken; aynı kişiler mahkeme heyetine tırnak makasları ve bozuk paralar fırlatırken aradan 20 yıl geçmiş, dava zaman aşımı gerekçesiyle düşürülmüş; katiller serbest bırakılmıştır. O günkü Başbakan R. Tayyip Erdoğan durumu kamuoyuna “Hayırlı olsun!” diyerek duyurmuştur.

Aranan sanıklardan Cafer Erçakmak, eceliyle öleceği güne kadar 18 yıl yaşamış; bir başka sanık aynı şekilde aranırken askere gitmiş ve düğün ederek evlenmiştir. Bunların hepsi, yurttaşlarını 8 saatte Madımak’taki yangından ve katillerden kurtar(a)mayan devletin bilgisi içinde gerçekleşmiştir.

Bilim ve teknolojideki gelişmeleri uygarlık diye yutturmaya çalışanlar bilmelidir ki; “uygarlık, bilim ve teknolojinin, ne amaçla kimler için ve nasıl kullanıldığındadır.”

“Laiklik, din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılmasıysa; gerçek ve nesnel olanla salt inanca başlı olanın birbirine karıştırılmaması gerekir. Bu, kul ile Tanrı arasına girmemek anlamındaysa; bize dış dünyayı tanıtan bilim ve eğitime dinin sokulmaması anlamına gelecektir. Çağdaş ve bilimsel eğitime dinin sokulması, bilimin yol göstericiliğinden ve çağdaş uygarlıktan uzaklaşmaktır.” (Bilim ve Teknik- 1982)

Halk olarak, bizler çıkarımızın nerede olduğunun bilincine ermedikçe; bilim ve teknolojiden eşit biçimde yaralanabilmenin mücadelesini örgütlü bir biçimde vermedikçe; sevgiyi, barışı, insan kardeşliğini, demokrasiyi ve laikliği kendi yaşantımızda ve toplumsal yaşantıda görünür hale getirmedikçe dünya bundan daha iyi olamayacak.

Sözlerimi, 2 Temmuz 2015 günü Radyo Akdeniz’de birlikte program konuğu olduğumuz Ahmet Nesin’in bir cümlesiyle tamamlamak istiyorum:

“Biz demokrasiyi hiç yaşamadığımız için demokrasinin ne olduğunu bilmiyoruz.” 05.07.15

(NOT: Aziz Nesin’in o günkü konuşmasını bilmek isteyenler, “Edebiyatçılar Derneğinin” bastırdığı “Sıvas Kitabı”nın 303 ve 310. Sayfalarını okuyabilirler.)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here