“Dinsel koşullanma tehlikelidir. İnsanın kendisini cinayet işlemeye hazırlar ve katillerin en korkuncunu, vicdanı rahat caniyi yaratır.”   G. Messanier

      Taa 1970’lerden aklımda kalmıştı. Necmettin Erbakan’ın öyle bir alışkanlığı varmış ki “demir nedir” diye sorsanız o size taa doğada ham halde bulunan demir filizlerinden başlarmış anlatmaya. Benim de bugünlerde zihnime “linç” takıldı. Araştırdım.

        Hiç bir adli yargılama olmadan insanları cezalandırma yöntemi olan linç, birden çok kimsenin, kendilerine göre suç olan bir davranışından ötürü birini (veya bir gurubu), yasa dışı ve yargılamasız olarak (tekme, yumruk) taş, sopa gibi araçlarla döverek öldürmesi demekmiş.

       Dilimize sıradan bir sözcük gibi yerleşen linç meğerse adını on yedinci yüzyılda yaşamış ABD’li CHARLES LYNCH adlı bir yargıçtan alıyormuş. Virginia Eyaletindeki bu yargıç “suç üstü yakalanmış suçluları hemen yargılayıp hüküm vermesiyle” ünlüymüş.

        Linçin bilinen ilk vahşi örneği 1493’te İrlanda’nın Galway Kasabasında, cinayet zanlısı oğlunu mahkum edip sonra da evinin penceresinden sarkıtarak asan gaddarlıkta ünlü yargıç James Lynch tarafından uygulanmış.

       Tanıl Bora’ya (1) göre linç, (öldürmeye varmasa da) en açık uygulama ayıbıdır. Birilerinin hedef göstermesiyle sorgulanan, yargılanan, tutuklanan, hüküm giyen herkes linç edilmiş demektir. Ve yüzyıllardır ülkemizde, gerekse dünya ölçeğinde linç girişimi ya ırkçılar, ya da din yobazlarınca uygulanmaktadır.

       Örnekleyecek olursak:

      1948’den beri Filistin halkına karşı dünyanın gözü önünde yapılanlar büyük ve evrensel bir linçtir. Irkçı İsrail devletince halk içindeki ırkçı ve dinci gurupların desteğiyle kol kırmadan toplu halde vurup öldürmeye kadar her türü uygulanmaktadır.

       1955’te 6/7 Eylül günü, “Atatürk’ün Selanikteki evine bomba atıldı” yalanıyla İstanbul’da yaşanan, 5 bini aşan mekanın tahribatına, 11 kişinin öldürülmesine, 60 kadının tecavüze uğramasına yol açan olaylar zinciri bir büyük linçtir. (2)

       1978 yılında Maraş’ta, 1980 yılında Çorum’da “Aleviler camileri bombaladı” diye halkı sokağa dökmek ve yüzlerce insanın öldürülmesine neden olmak büyük ve toplumsal bir linçtir.

      Alanya’da 1992’de şehit er Ahmet Gündoğmuş’un cenaze töreninde Van’lı iki işçinin, “bayrağımızı yırttı”  diye büyük bir kalabalık tarafından öldürülmeye çalışılması bir linçtir. (O iki kişi Kuyularönü Camisi’nin çatısına çıkarak ölümden kurtulmuşlardı. Olaylar yatıştıktan bir iki gün sonra Alanya Kaymakamı Lütfi Yeğenoğlu’nun açıklamalarıyla bayrak yırtma olayının doğru olmadığı anlaşılmıştı.)

       2 Temmuz 1993’te Sivas’ta Aziz Nesin’e yöneltilen ve Azizi  Nesin’i bahane ederek kontrol edil(e)meyen, Madımak Oteli’ndeki 33 insanı yakmakla sonuçlanan eylemler büyük ve toplumsal bir linçtir.

       Van’da Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde oruç tutmadığı için Mehmet Şirin Tekin adlı bir öğrencinin 4 Mayıs 1987’de bıçaklanarak öldürülmesi bir linçtir.

      3 Eylül 2006 günü İstanbul-Fatih’te İsmail Ağa Camii’nde imam Bayram Ali Öztürrk’ü bıçaklayak öldüren Mustafa Erdal’ın cemaat tarafından dövülerek öldürülmesi yaşanmış ilginç linçlerden biridir.  

       Birgün gazetesi yazarı Ermeni yurttaşımız Hrant Dink’i adım adım öldürüme götüren süreç ve 12 yıldır henüz tamamlanamayan yargılama süreci bir linçtir.

       Manisa’nın Selendi ilçesinde 24 Aralık 2009’da Roman’lara yöneltilen ve onların ilçeyi terketmelerine; 15’i çocuk 74 kişinin Kula, Salihli ve Gördes İlçelerine yerleştirilmelerine yol açan baskı ve şiddet bir linçtir.

       Gezi olayları sırasında 19 yaşındaki genç Ali İsmail Korkmaz’ı sopalarla döverek ölümüne neden olan biri polis dördü esnaf beş kişinin uyguladığı vahşet,  anasının ve toplumun bir kısmının yüreğinde ateşi hala sürmekte olan bir linçtir.

       Birkaç yıl önce Kaş’ta Kürtçe konuştuğu için bir Kürt gencinin bir gurup tarafından dövülerek öldürülmesi bir linçtir.

        Aysel Tuğluk’un annesinin cenazesinde yaşanan baskı ve saldırı girişimi, sonra cenazenin gömüldüğü mezardan çıkarılarılmak zorunda kalınması bir linçtir.

       CHP’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve arkadaşlarına, devlet erkanının bir kısmının gözü önünde, Ankara’nın Çubuk İlçesinin Akkuzulu Köyünde – hem de şehit cenazsinde uygulanan- planlı ve organize bir linçtir.

       Bir kısım Orta doğu ve İslam ülkelerinde de recm yapılarak (taşlanarak) kadınlar üzerinde uygulanan vahşet bir linçtir.

       Birkaç yıldır da FETÖ veya  PKK üzerinden, bu iki terör örgütüyle hiç bir şekilde ilgisi olmayan insanlara yöneltilen asılsız ihbar ve ithamlar bir linçtir.  

       ABD’de 1865’te kurulduğu söylenen ırkçı Ki Ku Klux Klan örgütünün siyahilere bunca zamandır uyguladığı şiddet ve katliamlar bir  linçtir.

       29 Mayıs 1993 günü Almanya’nın Solingen kasabasında aşırı sağcı bir gurup Alman gencinin,  Türklerin yaşadığı evi ateşe vererek aynı aileden 5 kişiyi yakarak öldürmeleri Türkler’e uygulamnış bir linçtir.  (3)

       Çoğunluktan veya egemen zihniyetten farklı düşünen inançlar, etnik guruplar için “Afedersiniz Ermeni” gibi bilinçaltı tanımlamalar bir linçtir.

       Bu linç girişimleri – nedense – hep dini ve milli duygularının tahrik edildiğini söyleyen guruplar tarafından yapılıyor. Bu insanlar –özellikle yakın tarihlerde yaşananlardan dolayı- iktidarlar tarafından ciddi bir yaptırımla karşılaşmıyorlar. Saldırganlar cezasız kalınca, saldırıya uğrayanlara ve tüm topluma bir çeşit gözdağı verilmiş oluyor. Bu şekilde de ne ülke huzur buluyor, ne işsizlik sorunu çözülüyor. Belki de bu linçler işsizliği ve hayat pahalılığını unutturuyor. Nerede, ne zaman patlayacağı belli olmayan gizli bir seyyar bomba gibi aramızda dolaşıp duruyor.

(1)-Tanıl Bora- Türkiye’nin Linç Rejimi (s:23/34 arası) Yazar bu kitabında 80’den fazla yaşanmış linç örneği veriyor.            

NOT: LİNÇ başlıklı bu yazıya günler öncesinden başlamıştım. İnternette konuyu araştırırken Tanıl Bora’nın yukarıda dı geçen kitabından birkaç alıntı gördüm. Arayıp buldum ve hemen okudum. Çok da yararlandım.

       Tanıl Bora yıllar önce Akdeniz Üniversitesi’ne bir söyleşi için gelmişti. Dinleyiciler arasında ben de vardım. Adını her andığımda o gün mikrofondan anlattığı şu anıyı anımsarım:“ Birkaç yıl önceydi. Evimi boyatacaktım. Bu işi iyi yaptığı söylenen birini önerdiler. Arayıp buldum. Bir Anadolu emekçisiydi. Dar gelirli olduğu her halinden ve eğitimsiz olduğu konuşmalarından belli oluyordu. Dereden tepeden konuşurken bana ‘Nereli olduğumu’ sordu. Ben de ‘Arnavut göçmeniyim’ dedim. Adam badana yapmayı bıraktı, birkaç saniye yüzüme baktı, ‘Üzülme, onlar da insan’ dedi.”

(2)-Oktay Engin adlı Batı Trakya Gümülcine doğumlu bir üniversite öğrencisi “Atatürk’ün doğduğu eve bomba atıldı’ diye bir haber yayar. İstanbulda olaylar başlar ve iş çığrından çıkar. Celal Bayar, yaşanan büyük tahribat karşısında ‘Galiba işin dozunu kaçırdık’ der. Oktay Engin 1970’li yıllarda Emniyet Genel Müdür Yardımcısı olur. Bir süre de valilik yapar. Emekli orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu 36 yıl sonra, bu olayların Özel Harp Dairesi’nin işi olduğunu söyler.

(3)-Alman hükümeti, aydınları, vatandaşları o evi müze haline getirdiler. Üzerine de “Ey Alman halkı! İnsanlığa yaşattığı utancı hatırla!” anlamına gelen bir tabela astılar.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here