“İnsanları mutlu edecek tek çare onlara birbirlerini sevdirmek, karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamaya yarayan eylem ve davranışlarda bulunmaktır. Dünya barışı içinde insanlığın gerçek mutluluğu, ancak bu yüksek ideal yolcularının çoğalması ile mümkün olacaktır. Eğer sürekli bir barış isteniyorsa kitlelerin durumlarını iyileştirecek uluslararası önlemler alınmalıdır. İnsanlık kurumunun çoğunluğunun refahı, açlık ve baskının yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları açgözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde eğitilmelidir.” (M. K. Atatürk/ 1937)

Köy Enstitülerini köylü öyle bir sahiplenmişti ki 1960’lı yıllarda bile köyümüzde Pamukpınar İlköğretmen Okulunda okuyanlara ‘enüstüde okuyor’ derlerdi. Orada okumak benim için de çok önemliydi. Çalışıp çabalayarak girdiğim o okulu, ideallerle dolu olarak 1972 yılında bitirdim. Son sene bana 16 Mart Öğretmen Okullarının kuruluş yıldönümünde konuşma görevi verildi. Okul kütüphanesinden yaptığım araştırmada karşılaştığım İsmail Hakkı Tonguç’un şu sözü benim için şiar oldu. “Köylü, üreten ve ürettiğini kendi içinde tüketen olmak durumundan kurtarılmalıdır.” Araştırmak istedim, onlarca kitap edindim. Okudukça öğrendim, öğrendikçe okudum. Varlık dergisinin Nisan 2019 sayısında Sercan Ünsal’ın yazısını okuyunca kendimi tutamadım hem Varlık dergisine hem de yazara teşekkür etme gereksinimi duydum.

Köy Enstitüleri, köy çocuklarını köylerden alıp köylere öğretmen yetiştirme; “iş için, iş içinde eğitme” anlayışı ile kurulmuş kurumlardı. Yani ithal bir proje değildi. Bu toprakların ürünüydü. Örnek almak isteyenler bizi örnek alabilirlerdi. Biz üreterek öğreten bir kurumu inşa ediyorduk.

Hatta tarihçi Ord. Prof. Dr. Enver Ziya Karal, bunu şöyle açıklar: “Tarih boyunca Türklerin dünya uygarlığına yaptığı tek özgün katkı Köy Enstitüleri uygulamalarıdır.”

Milletvekili seçilmeden ve Milli Eğitim Bakanı olmadan önce Tevfik İleri, Halkevlerinin çıkardığı 19 Mayıs dergisine şunları yazar:

“Köy Enstitülerinde yaratılmak istenen yepyeni gençliği, oraları görmeyenlerin anlamalarına ve tasavvur etmelerine imkân yoktur. Dileğimiz bu davanın gerçekleşmesidir. Buralar hayat dolu ve umut verici yerler. Şehirlerin kasvetli ve karamsar havasından bunalanlar buralara uğramalıdırlar. Buralar hasta beyin ve ruhlar için şifa kaynağı olacaktır.”


(Ama ne acıdır ki aynı Tevfik ileri, bakan olunca başta İsmail Hakkı Tonguç olmak üzere tüm eğitimcileri ‘vatana ihanetle’ suçlayacak ve görevden alacaktır.)

Yazar Ali Dündar ‘72. Yılında Köy Enstitüleri’ başlıklı yazısında dünya ve Türkiye kamuoyundaki söylenenlerle ilgili şunu yazar:

“1940’ta seçimleri kazanamayan Wendel Wilkie dünya gezisine çıkar. Yolu Türkiye’den geçer. Bir Köy Enstitüsü görmek ister. Gördükleri karşısında şaşırır. Çünkü orada öğretmen ve öğrenciler köyün kuruluşuna yardım etmekte, kendi okullarını kendileri yapmaktadırlar. Onun yorumuna göre Türkler eski Şark’ın peçesini atmış, tam bir mucize yaratmışlardır.”

Ama herkes aynı şekilde düşünmemektedir. Örneğin Necip Fazıl Kısakürek şöyle demektedir:

“Köy Enstitüleri Anadolu çocuğunun ruh topoğrafyasını silerek, dümdüz ederek, üzerinden silindir gibi geçerek boşalan yere ahlaksızlık, milliyetsizlik, maddecilik ve komünizm çatısının kurulması için girişilen hesaplı ve tesviyeli bir arsa teşebbüsüdür. Anadolu çocuğunun ruh mezbahasıdır ve dış ifadesiyle değil, iç gayesiyle Türk’e ait bütün kıymetler bakımından en büyük küfür merkezidir.”

(Ama herkese ahlak dersi vermeye kalkışan bu kişi, yalvar yakar Menderes hükümetinden örtülü ödenekten para almakta, bu paraları bir kumarhanede yerken de polis baskınıyla gözaltına alınmakta, hapse düşmektedir.)

Kurumun ve önderlerinin anlayışına göre, köy sorunu başkalarının sandığı gibi mihaniki bir sorun değildi. Köylünün bilinçlendirilmesi sorunuydu. Yani köylü öylesine bilinçlendirilmeli ve canlandırılmalıydı ki hiçbir güç onu kendi çıkarı için kullanamasın. Ona tutsak ve uşak gibi davranamasın. Yani kalkınma köyden başlatılsın.

Atatürk 1937’de Mecliste şunu dile getirir: “ Her Türk çiftçi ailesi geçineceği toprağa sahip olmalıdır. Bunu Meclisin yüce emeğinden beklerim.” Ancak, o güne dek CHP’de Aydın milletvekili olan Adnan Menderes çok geçmeden partiden ayrılır. Çünkü Aydın’daki Menderes ailesine ait Çakır Bey Çiftliği reform kapsamına girecektir.

Tek partili hayattan çok partili hayata geçilir. Demokrat Parti kurulur ve 1950’de seçimleri kazanarak iktidar olur. Artık Türkiye eski Türkiye değildir.

1947’de Marschall yardımı alınır. Amerikan politikaları yeni iktidar döneminde daha da belirgin hale gelir. Sovyetler Birliği’nin Türkiye’den toprak istediği yalanıyla NATO’ya girmemiz istenir, ön koşul olarak da Köy Enstitülerinin kapatılması ve Kore’ye asker gönderilmesi dayatılır. Çünkü bu zihniyete göre; Kore’de komünizme karşı savaş verilmektedir, Enstitüler de komünisttir, öyleyse kapatılmalıdır.

Bu politikaların gereği olarak Kore’ye 5.900 kişilik bir tugay gönderilir. 751 askerimiz ölür, 175’i kaybolur, 2.117’si yaralanır, 340’ı tutsak düşer, 340’ı da hastalanır.

Böylesine büyük bir enerjiye ve ülkemizi kalkındırma potansiyeline sahip kurum için herkes aynı şeyi söylemez. Karalama kampanyaları başlatılır.

Köy Enstitülerinin kapatılması için büyük çaba gösteren Buruki aşiretinin reisi Kinyas Kartal şöyle der: “Biz komünizmin ne olduğunu biliyoruz. Köy Enstitüleri komünist değildi. Ancak, bu okullar açılalı köylüler bizden uzaklaştı. Evlilik, askerlik gibi işlerde bize danışmaz oldu. Bindiğimiz eşeğin bizden akıllı olmasını istemeyiz. On yıl daha geçseydi ağalığımız yok olacaktı. Biz de Demokrat Parti milletvekilleriyle güç birliği yaparak bu okulları kapattık.”

Oysa büyük bir öngörüyle demiryollarına yakın yerlerde açılan bu eğitim öğretim ve üretim kurumları 1940 ile 1946 yılları arasında yani, 6 yılda şunları başarmıştı:

15.000 dönüm tarla tarıma uygun hale getirilmiş.
750.000 fidan dikilmiş.
1.200 dönüm bağ oluşturulmuş.
1.500 büyük inşaat, 60 işlik, 210 öğretmen evi, 20 uygulama okulu, 36 ambar ve depo, 48 ahır ve samanlık, 12 elektrik santrali, 16 su deposu, 12 tarım deposu, 3 balıkhane, 100 km. yol yapımı gerçekleştirilmiş.

450 milletvekilinden 148’inin katılmadığı bir oturumda (20 Ocak 1954) kapatılan Köy Enstitülerinden 1.308 kadın, 15.943 erkek öğretmen yetişir. Çanakkale Savaşı’nda simge haline gelen o iki asker gibi bu okullara partal giysiler içinde gelen köy çocukları da altı yılın sonunda kostümlerle bezenmiş ve aydınlanmanın öncüleri olarak ayrıldılar.

13 yaşında utangaç, ürkek bir köy çocuğu olarak girip; 1972’de hemen her bakımdan kendine güvenen, okuyan, araştıran, soran, sorgulayan bir genç öğretmen olarak çıktığım Pamukpınar İlköğretmen Okulu Yıldızeli’ne 5 km. uzaklıktaydı. 700 dönümlük arazinin 400 dönümünde ekim dikim yapılıyordu. ‘Benim ana vatanım Erzurum’dur ama Sivas’ta kışlarım.’ sözünü doğrularcasına Eylül ayının son günlerinde bir yandan kar serpeliyordu, bir yandan biz şeker pancarı söküyorduk. Sinema salonu olarak da kullanılan yemekhane binasının, yatakhanelerin, revirin enstitü döneminde öğretmen ve öğrenciler tarafından yapıldığını ilkokul öğretmenim Zeynel Pur’dan duymuştum. Tavuktan damızlık boğaya kadar pek çok hayvan besleniyordu. Ara sıra geceleri çalarak yastık kılıflarına doldurduğumuz elma ve armutların yetiştirildiği bahçeler de Köy Enstitülerinden kalmaydı. Pamukpınar İlköğretmen Okulu bozkırda bir çekirdek değil, çölün ortasında bir vahaydı.

Kütüphanesinde 3.767’si ciltli olmak üzere 4.866 kitap vardı. Pamukpınar Köy Enstitüsü ve öğretmen okulu, kurulduğu 1941 yılından 1965 yılı Haziran’ına dek 1.538 öğretmen yetiştirmişti.

Yıllardır katılamadığım Pamukpınarlılar buluşmasına son üç yıldır katıldım. 2018 yazında da 46 yıldır görmediğim okulumu görmeye gittim. Gördüklerim yüreğime taş gibi oturdu. Okulun arazisinin bir kısmı Arhazlar adında bir aileye satılmış. Yeni okul binasının hemen yanına minareli bir cami yapılmış. Enstitü döneminden bize miras kalan yapılar gibi, bizden sonrakilere kalan, birer fidan olarak diktiğimiz çamlar kocaman bir orman olmuş. Tarım öğretmenimiz Ömer Bey’in adını taşıyan YURDAGÜL FİDANLIĞI yazılı bir de tabela konmuş. Yatakhanenin birinin duvarları halen çok sağlam ama çatısı yıkılmak üzere. İşlikten, revirden, müzik ve resim atölyesinden, öğretmen ve öğrenci lokalinden, kütüphaneden eser yok. Yani Sercan Ünsal’ın belirttiği Beşikdüzü’nün, İvriz’in, Pulur’un, Akçadağ’ın başına gelenler Pamukpınar’ın da başına gelmiş.

Meğer bu ülkede ne çok nankör insan varmış. Kendilerine bırakılan mirası korumak ve geliştirmek yerine, onu yıllarca karalamakla yetinmemiş, çürümeye ve yıkılmaya terk etmişler.

Oysa, Pamukpınar aynı zamanda laik, sosyal bir eğitim kurumuydu. Şunu fark ettim ki düzenin yalakası hasta ruhlu bazı insanlar, yetmiş yıl önceyi ne denli karıştırırlarsa karıştırsınlar, ne kadar saldırırlarsa saldırsınlar, o binaları ne kadar yıkarlarsa yıksınlar, ülkeye kazandırdığı binlerce Pamukpınar yolcusu öğretmen ve öğrenci enstitü ruhunu korumayı halen sürdürüyor.

Sokrat’tan Galile’ye, Darwin’den Ali Demirsoy’a, Mustafa Kemal’den Hasan Ali Yücel’e, İsmail Hakkı Tonguç’a, Nazım Hikmet’ten Şükrü Erbaş’a dek insanlığa bedelsiz hizmet edenler; yüzyıllarca yaşayacak, insanın ve insanlığın düşmanlarının adı sanı bile anımsanmayacak, hepsi tarihin çöplüğüne atılacaktır. Tarih bunu gösteriyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here