“Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanmayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür. Bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır.” (Kant)

Okumak deseydim internetten okumak da işin içine girecekti ve ben düşüncemi ta başından eksik anlatmaya başlamış olacaktım. Oysa asıl anlatmak istediğim kitap okumak.

Öldüren eğlence denilen televizyon bizi yeterince tutsak almışken, “Tüfek icat oldu mertlik bozuldu” gibisinden internetin yaygınlaşması da kitap edinmeye ve okumaya zarar verdi. Elbette televizyonu da, interneti de yadırgamıyorum. Bu Don Kişot olmaktan da öte bir şeydir. Ancak şunu fark ettim ki insanlar işin kolayına kaçıyor, internetten okuduğunu söylüyor. Teknolojik bakımdan bizden daha gelişkin olan ülkelerde kitap okuma oranının yükseklerde oluşuna, bizim son sıralarda oluşumuza, okuduğunu anlamayan bir toplum oluşumuza bakınca da bu işin kökü derinlerde olmalı diye düşünüyorum. Okuduğunu anlamamyı da kitap okumamaya bağlıyorum.

Yasa vb. şeylerin internetten daha kolay bulunduğunu ve bulunduğu yerde de okunduğunu biliyorum. Bunda karşı çıkılacak bir durum yok. Ama kitap okumanın internette okumaktan farklı olduğunu düşünüyorum. Her kitap okumayı kitapta konu edilen insanlarla, yazarıyla konuşma gibi yorumluyorum. Okumaktan uzaklaşmanın insanlığın altı bin yıldır sürdürmekte olduğu birikime zarar verdiğine inanıyorum. Descartes bunu şöyle açıklıyor: “Okumak, geçen yüzyılların en namuslu insanlarıyla yapılan bir konuşmadır. İyi kitapları okumak, geçmiş yüzyılın en iyi beyinleriyle sohbet etmeye; hatta bu yazarların en iyi düşüncelerini bize açtıkları bir söyleşiye benzer.” Victor Hugo kitabı öyle önemser ki “ bir kitabın dünyadan daha geniş olduğunu, çünkü maddeye düşünceyi kattığını söyler.” Yeşilçam’ın ünlü yıldızlarından Eşref Kolçak’ın televizyonda bir programda sinema için söylediği son tümceyi ben kitap için söylemek istiyorum: “Kitap kuşaklara yazılmış canlı mektuplardır.”

Gazete okumaktan söz edecekseniz elbette ülkemizdeki ve dünyadaki olan biteni izlemek için ona da gereksinim var. Fakat gazete gibi özellikle sahibinin sesi konumundaki gibi taraflı bir yayını demek istemiyorum. Bunun yanı sıra başka gözlükleri de kullanmak gerekir. Çünkü “gazeteler insanlara düşüncelerinin gölgelerini satan dükkânlarmış.” Balzac öyle diyor. 1800’lü yıllarda Thomas Jefferson ise, “hiçbir şey okumayan birinin, sadece gazete okuyandan daha eğitimli olduğunu” söylüyor.

Okumaya en çok zarar verdiği düşünülen bilgisayarın başında en çok çocuklar zaman öldürüyor. Bir düşünür “Çocukların bilgisayardan öğrenebilecekleri en iyi şey, oldukları yerde durmanın onları her şeyden hızlı bir şekilde yok edebileceğidir” diyor. Bu yalnızca sosyal bir varlık olarak yok olmak anlamına gelmiyor; bedensel olarak da yok olma olasılığından söz ediyor. İki gün bilgisayarın başından kalkmayan bir çocuğun hayatını kaybetmiş olarak bulunduğunu birkaç yıl önce gazetelerde okumuştuk.

Bauman “ İnsanların çoğu sosyal medyayı bir araya gelmek ve ufuklarını genişletmek için değil, tam tersine kendilerine kendi seslerinin yankıları olan sesleri duyacakları; kendi yüzlerinin yansıması olan yüzleri görecekleri bir konfor alanı yaratmak için kullanıyor. Sosyal medya çok kullanışlı ve çok keyifli bir tuzak” diyor. Hatta ünlü iletişimci Prof. Dr. Alemdar Korkmaz sanal ortamdaki bu durumu “kimin köpeğini kimin gezdirdiği belli olmayan bir durum” olarak açıklıyor.

Her şeyi yeri ve zamanı geldiğinde, ölçülü olarak ve amacına uygun bir şekilde kullanmak gerektiği gibi interneti de öyle kullanmak gerek. Yani bağımlısı olmamalı. İnternet tarafından tutsak alınmamalı. İşte o zaman bilim ve teknoloji anlam ve önem kazanır. İşte o zaman uygarlık anlamına gelir. Yoksa bilim ve teknoloji bu kullanım biçimiyle insanlığın cellâdı konumundadır. Ama diyalektik, teknolojinin yalnızca sıradan halkın cellâdı olmakla kalmadığını, aynı zamanda sermayenin de cellâdı olduğunu gösteriyor. Gamze Yücesan Özdemir, ABC internet gazetesindeki ‘İnatçı Köstebek’ başlıklı yazısında bunu çok yalın bir tümceyle şöyle açıklıyor: “Sermaye iletişim teknolojilerini geliştirerek cini şişeden çıkarmıştır.”

Pek çoğumuz makinelerin yaşantımıza getirdiği kolaylıklara karşın geçmişe özlem duyuyoruz. Asıl olan madde değil, insanın mutluluğudur. Bu kadar hızlı ve derin yozlaşmanın yaşandığı bir hayat ortamında mutluluk neredeyse Ağrı Dağı kadar yüksekte, Kaf Dağı kadar da ulaşılmaz bir yerde. Teknoloji bizi mutlu edemiyorsa bunun altında başka nedenler aramak gerekir. Aç gözlüler doğada ne varsa ona kendi mülkü olarak bakmakta ve saldırmaktalar. Bu eşitsizlik ve hoyrat kullanım insana ve giderek topluma mutluluk olarak yansıyamamakta. İşlerine gelmeyen veya işlerine yaramayan ne kadar değer varsa yok etmeye çalışmaktalar. Kültürel olarak kurak ve çorak bir dönemden geçiyoruz. En korkunç olanı da bu kurak ve çorak ortamın içine doğmak, bu ortamda yaşam bulabilmek. O nedenle “Biz iyi-kötü yaşadık; asıl üzülmemiz gereken gelecek kuşakların durumu. Onları çok kötü günler bekliyor” diye kaygımızı belirtiyoruz. Çünkü, bu kadar yoğun bozulmadan sonra insanda zihinsel dönüşümü yaratmanın, teknolojik dönüşümü başarmaktan daha zor olduğunu biliyoruz.

Kitap okumak aynı zamanda bir kültürdür, binlerce yıl öncesinden beri bize bu emeği sunanlara karşı bir görevdir. Okumamak, kitap yakmaktan daha büyük bir suçtur. İnanıyorum ki insanlar kitap okumak gibi bir görevi yeterince, gereğince yapsalardı kitapları yakmaya da birileri cesaret edemezdi. İnternette yaygınlaşan kısır ortam ise bir kültürel işgaldir. Bu işgal, tıpkı süslü püslü görünen bir ağacın güneşi, gökyüzünü, yıldızları görmemizi engellediği gibi sanal ortamın dışındaki gerçek hayatı fark etmemizi engellemektedir. Umberto Eco işte bu nedenle internetin anti-kültür olduğunu söylüyor. Yani kitap ne kadar elimizden çıkarsa hayat da o kadar elimizden çıkacaktır.

Ayrıca sanki gizli bir el bir kısım insanlara daha çabuk ulaşmakta; onlara daha çabuk hükmederek sanal ortamı kitap okumanın önüne geçirmektedir. Böylelikle dünya mirası olan kitaplarla buluşmayı engellemektedir. Çünkü bu miras bize insanlığın çirkin yüzünü, utancını göstermektedir. Bunu Stefan Zweig ‘Yarının Tarihi ‘ adlı kitabında çok güzel açıklıyor ve şöyle diyor: “Kitap yalnız kendi özel yaşamlarımızda değil ama her yerde bütün bilginin ve bütün bilimlerin başlangıç noktasıdır. Ve insan hayatının bütünü, ancak kitaplarla kurduğu içtenliğin yoğunluğu ölçüsünde derinliğine yaşayabilir. Çünkü sevgi dolu insan, ancak kitabın görkemli yardımları sayesindedir ki dünyayı yalnızca kendi gözleriyle değil, fakat bir mucize gibi sayısız insanların ruhsal bakışlarıyla görebilir. İnsanın insanlığa geçişi kitapla başlar. İlk kitabın yazıldığı gün insan soyu maymun olmaktan çıktı, maymunun hakkından geldi.”

Benim görüşüme göre de kitap okumak insanın insanla konuşması gibidir. İnsanın insanla konuşmaya hep gereksinimi olacağına göre sanal ortam da kitabın yerini tutamayacaktır.

Yaşadığımızı Afrikalı yerli hepimizden daha iyi açıklıyor: “Ey beyaz adam! Bize ışığı vaat ettin ama kendi karanlığını getirdin.”

İşte o beyaz adam aç gözlü, yağmacı, talancı, yalancı, vahşi kapitalizmin ta kendisi. Bizi makineleştirmeye, robotlaştırmaya çalışıyor. Oysa geçmişin tehlikelerinden biri köle olmak idiyse, geleceğin köleliği de insanın robot olmasıdır.

1 Yorum

  1. Yukarudaki yazıyı yazdığım günlerde 5 Kasım 2017 günü Konyaaltı Belediyesi Fesleğen Salonunda Veli-Der, Eğitim-sen, CHP ve Haziran Hareketi tarafından “Laik ve Bilimsel Eğitim İçin Birleşelim” konulu bir panel düzenlenmişti. Panele hem dinlemek, hem de Eleştirel Pedagoji dergisini okurlarla buluşturmak için katılmıştım. Konusu LAİKLİK olan bir panelde, hayatı LAİKLİK için mücadele vermekle geçen insanların doldurduğu salondan birinin bile, ön ve arka kapağında LAİKLİK vurgusu yapılan bir dergiyi eline almaması beni etkiledi. Umutsuzluğun hayatımda pek yeri yoktur ama o günkü ortam umudumu kırdı. Kendi kendime sormaya başladım: Şu eleştirdiğimiz toplumun çoğunluğu gibi biz de mi okuma alışkanlığımızı yitirdik? Laiklik mücadelesinin okumayla ilgisi mi yok? Değiştirip dönüştürmeye çalıştığımız bu topluma benzemek mücadelemize ne kazandırır veya ne kaybettirir?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here