‘…masalların kırkıncı odasının
kapısında buluştuğumuzda,
bir yaz yağmuru gibi ışırdı camlarda
içimizdeki ateş.
Gençtik, anılarla değil,
geleceğin düşleriyle esriktik,
coşkuyla sarmaş dolaş.

Cevat Çapan

Yıllar önce, Anton Çehov’u okumasaydım, kuşkunuz olmasın bu yazıyı yazamazdım.

Yıllar önce, Anton Çehov’un Vişne Bahçesi’ni izlemeseydim yine bu yazıyı yazamazdım.

Telefonum çaldı.

Karşıdaki ses :’ Kirvem merhaba, ben Hasan Kirve’nin oğlu Hıdır.’ dedi. Bellek bu, durur mu, yine yolculuklara başladı. Hasan Kirve kimdi, Hıdır kimdi, bana kirve diyen ses hangi zaman diliminden çıkıp buraya kadar uzanmıştı.

Kirvelik nasıl bir şeydi?

Yolculuk anımsamaya uzandı.

Hasan Kirve, babamın kirvesiydi. Kirvelik kuşaktan kuşağa geçerdi ya, çocuklarıyla da biz kirve olmuştuk. Hıdır Kirve’m, benle yaşıttı. Ben, yaz tatillerinde köye gider, Heidi’nin arkadaşı Peter gibi kuzuların, oğlakların peşi sıra koşturur, dedemin eşeğiyle bağa bostana giderdim.

Hıdır’a köydeki arkadaşları ‘Kundur’ derdi.
Kundur ne demekti, bugün dahi bilmiyorum. Kundur ağaçlara tırmanır, damların üzerinde dolaşır, kuşların yuvalarını bozar, bostandan kavun karpuz aşırır, keçilerin koyunların su içtiği havuza işerdi. Çizgi filmlerden fırlamış masal kahramanı ben, köylü çocuklarının doğayla olan bu acımasız ilişkilerine şaşkınlıkla bakardım.

Bir de bizden bir kuşak büyük ağabeylerimiz vardı köyün sokaklarında.

Elazığ’a ve büyük kentlere gider, sonra yeni yeni bilgilerle köye dönerlerdi. Köyün meydanında ve yoksul kahvesinde büyük kentlerden öğrendikleri ‘devrim ve Sosyalizm’ sorunlarını tartışırlardı. Köylülerimiz tartışmalara kulak kabartır, gençlere ‘helal olsun!’ derlerdi.

O yıllar büyülü yıllardı.

Kaç yazıya bu cümleyle başladım, inanın, anımsamıyorum. Anımsadığım bir şey varsa, üç vakte kadar ülkenin güzel olacağı düşüyle, herkesin taşın altına elini koyduğuydu. Köyümüzde de köyümüzün adıyla başlayan ‘kültür, yardımlaşma ve dayanışma derneği’ kurulmuştu. Dernek toplantıları okulda yapılır, köylülerle köyün ortak sorunları konuşulur, ürünlerin pazarlanması için kooperatif kurulması tartışılır; imece usulüyle yardımlaşarak sokakların temizlenmesi, köyün en yoksullarının evlerinin onarılması ve onlara yardım edilmesi karara bağlanırdı. Sonra gençler, köyün hemen arkasındaki üzerinde tek bir çitlembik ağacının bulunduğu dağ ‘kale’ye çıkar, kalenin tepesinde taştan yığma bir kale yaparlardı.( O yığma kale o günlerin nişanı olarak yıllarca orada durdu. Şimdi var mı yok mu bilmiyorum. Yaşlılar yıllarca kaleye ve tepesindeki yığma kaleye bakarak o gençleri sevgiyle andılar.)
.
Neyse başa döneyim artık. Kirvem Hıdır: ’Kirvem, oğlum Konservatuar’ı kazandı, buradayız. Ev arıyoruz, uygunsanız uğrayacağız.’dedi. Tabiî ki buyurun, dedim. Eşi ve oğluyla geldiler. Aradan kırk yıla yakın bir zaman geçmişti. Ağaçların tepesinden hiç inmeyen Kundur kocaman, ak saçlı bir baba olmuştu.

Eşiyle ve oğluyla tanıştırdı beni.

Oğlunun adı Barış’tı. Adı gibi güzel bir çocuktu. Tiyatro bölümünü kazanmıştı. Tiyatro bölümünün sınavının nasıl yapıldığını bilmiyor değildim. Hangi oyunu oynadın, diye sordum. Anton Çehov’dan bir bölüm oynadım dedi. Kitaplığımdaki kitaplara baktı, kitaplardan aldığı cesaretle Shakespeare’den, Brecht’ten, İbsen’den, Harold Pinter’den, Haldun Taner’den, …söz etti. Ben Vasıf Öngören’den ve Zengin Mutfağı’ndan bir de Murathan Mungan ve Mahmut ile Yezida’dan söz ettim.

Konuştu da konuştu.

Konuştum da konuştum.

O yıllar büyülü yıllardı.

Barış’a ve ağaçlar ve kuşlar için sokaklara çıkan çocuklara baktım. Bu yıllar da büyülü olmaya başladı dedim kendi kendime. Kirvem Anton Çehov’la kol kola girdim, yoksul köyümüzün tozlu, tezek kokan yollarında yürüdüm.

Yüzümü kaleye ve yığma kaleye döndüm, Shakespeare’den ‘Vazgeçtim Bu Dünyadan’ sonesini okudum.

Güz / 2013
Antalya

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here