31 Mart yerel seçimlerini muhalif blok kazandı.

Genel anlamda ortaya çıkan seçmen iradesi ile, tek adam yönetimine ve yerel uzantılarına karşı her türlü övgüye değer bir karşı duruş sergilenmiş oldu.

Eşitsiz yaşam koşullarının, işsizliğin, hayat pahalılığının, dışlanmışlıkların, ayrımcılıkların en yoğun yaşandığı kentlerde elde edilen seçim başarıları elbette tesadüfen gerçekleşmemiştir.

İktidar bloğunun yeterince çalışmaması veya kendini anlatamamış olması gibi bir durum söz konusu bile edilemez. Aksine siyasi bir faaliyetin ötesinde yansıtılan ve yer yer uygulanan karalama, baskı, yalan, tehdit dili devlet imkanlarıyla birlikte fazlasıyla kullanıldı.

Kendisini yere göğe sığdıramayan iktidar bloku, rakiplerinin kendilerini ifade etme koşullarını sınırlayarak, aşağılayarak, ötekileştirerek ve toplumu kutuplaştırarak ve aynı zamanda ” kendisine mecburiyet” hissi yaratarak bir seçim zaferi daha kazanacağını umdu ama umduğunu bulamadı.

İstanbul, Ankara, Mersin, Adana ve Antalya gibi iktidar bloğunun yönetiminde olan büyük kentlerde, muhalif bloğun desteklediği adayların ipi göğüslemesi son derece anlamlıydı. İktidar partisinin, ülkenin böylesi can damarlarını taşıyan kritik merkezlerinde seçimi kaybetmesi, tek adam yönetimine karşı olan partilerin birlikte hareket etmeleri durumunda başarılı olma şanslarının daima var olacağını ortaya koydu. Zira oy dağılımı bakımından iktidar partisinin halen kayda değer bir gerileme içinde olmadığı görülmekteyse de toplumun en yoğun ve dinamik, sınıfsal çelişkilerinin en derin ve ülke ekonomisinin yükünün en fazla taşındığı yerleşimlerde mevzilerini kaybetmiş olması, seçimi de kaybetmiş olduğunun en önemli göstergesi oldu.

Kendini özgürce ifade etmek isteyen ve pes etmek niyetinde olmadığını her fırsatta dile getiren toplumun çok farklı kesimleri, bu kez ve yıllar sonra ilk kez, ülkenin çok önemli yerleşimlerini yönetme fırsatını ele geçirdi.

Ortaya çıkan manzara odur ki resmi söylemlerle beslenen, tahkim edilen, gayri meşru yollarla korkutulan, boşaltılan ve yığınak yapılan yerleşimlerde elde edilen “Pirus zaferleriyle” avunan iktidar bloğunun yerel yönetimlerdeki hareket alanı son derece kısıtlandı.

Bu aşamadan sonra merkezi yönetimin “tek adam buyurganlığı” ve “keyfiliği” ile muhalif yerel yönetim mekanizmalarını çok rahat yönlendirebileceğini düşünmek pek kolay olmayacaktır.
Kuşkusuz ki iktidar çevresi, ekonomik kriz, beka, iç ve dış tehdit gibi kadim bahanelerle, kendilerinin körüklediği “kaotik koşullarda” varlıklarını sürdürmeyi, yakın çevrelerine sermaye transferinin kesintisiz devamını sağlamaktan vazgeçmeyi istemeyecekleri son derece açıktır.
Daha şimdiden alacaklı Bakanlıkların muhalefetin eline geçen belediyelerde alacakları üzerine bloke koyması bu gelişmelerin ilk habercileridir.
Yapılan itirazlar ve enteresan bir şekilde aleyhlerine hileler yapıldığı açıklamaları ise, daha çok kendi tabanının gazını almaya ama aynı zamanda zaman kazanarak lehine durum yaratmak amaçlı fırsat kollamaya dönük hamleler olarak değerlendirmek mümkündür.
Önümüzdeki süreçte, kayyum atamalarından, yerli yersiz soruşturmalara, kaynakların kullanımına getirilen sınırlamalardan, yetki gasplarına, bakanlıklar aracılığı ile talan politikalarına kadar her yol denenecektir ancak bu tür uygulamalar sonucu iktidar bloğunun meşruiyetinin daha da hızlı bir şekilde zayıflamasına neden olması kaçınılmazdır.

Zira hafife alınmaması gereken bir dönemece geldiğimiz de unutulmamalıdır. İktidar bloğu, belediyeciliği gönül işi derken aslında toplumun “gönlünü” kırmıştır.

Sömürünün, eşitsizliklerin ve adaletsizliklerin en yoğun olduğu, yağma ve talanla tüketilmek istenen kentlerde yerel iktidarın kaybedilmiş olması, bütün bu olumsuzlukların sorumlusu siyasi irade için son derece ciddiye alması gereken sondan bir önceki bir mesaj olarak değerlendirilmelidir.
Çünkü toplumun çok farklı kesimlerinin, çok farklı duyarlılıklarını yansıtan bu mesaj, yaşam biçimlerimize tek taraflı müdahalelerde bulunulmamasını, savaş değil barış içinde bir arada yaşamak istendiğini, adaletsizliklere, hukuksuzluklara, hayat pahalılığına, işsizliğe, güvencesizliklere ve yoksunluklara ve nihayet ekonomik kriz altında küçük bir azınlığın zenginliklerine zenginlik katarken, bu amaçla hepimize ait kamusal kaynaklarımızın çıkar çevrelerine tahsis edilmesine, arkasızların ise gözden çıkarılmasına razı olunmadığını ifade etmektedir.

Antalya’da da bu gelişmelerden farklı bir sonuç yaşanmamıştır.

Kimileri, Türel Yönetiminin ortaya koyduğu bunca hizmete karşın, seçmenin “hizmet şımarıklığı” içinde davrandığı gibi, halden anlamaz ve halkını aşağılayan yaklaşımlar içinde olsalar da, bu bakış açısı gerçekçi değildir.

Zira, 21. yüzyılın koşullarında hala halka ulaştırılamayan kimi kamusal hizmetlerin gerçekleştirilmesini inanılmaz icraatlar olarak ortaya konulması faydasızdır ve bu durum siyasi iradenin kendi ayıbıdır.

Kaştan Gazipaşa’ya Bütünşehir uygulamaları göstermiştir ki iktidar kriterlerine göre yürütülen siyasi faaliyetlere ve kentsel düzenlemelere esas karakterini veren özellik; kamusal kaynakların ve imkanlarının çıkar çevrelerine ve yandaşlara peşkeş çekilmesinden ibaret olmuştur.

Bu durum kentin yağmalanmasından başka bir sonuç yaratmamıştır.

Ekolojik yapının, öncelikli toplumsal ihtiyaçların ve planlama ilkelerinin rafa kaldırıldığı, sermaye dünyasının beklentilerine göre düzenlemelerin esas alındığı uygulamalar hemen tüm yerleşimlerde hayata geçirilmiştir.

Paraya tahvil edilebilecek her şeyin, yağmacıların çapına göre küçük/büyük kılıfına uydurulan düzenlemelere “hizmet” denilemeyeceği çok açıktır.

Görevi gereği öncelikle ve ivedilikle en uygun ve en sağlıklı koşullarda hayata geçirilmesi gereken, yol, su, ulaşım gibi hizmetlerle övünülmesini anlamak da mümkün değildir.
Üstelik böylesi hayati yatırımlarda dahi ortaya çıkan usulsüzlüklerin, plansız ve etütsüz uygulamaların faturası her seferinde halka kesilmektedir. Çünkü bu tür kamusal hizmetlerin dahi iktidar ve çevresi için birer zenginleşme aracı olarak kullanıldığı herkesçe bilinmektedir. O nedenle kentin bazı bölgelerinin ve hiç de azımsanmayacak sayıda yaşam mücadelesi veren kentlilerin neden çöküntü ve çaresizlik hallerine terk edildiği ise iktidar çevrelerinin umurlarında olmamaktadır.
Ama hepimizin umurunda olması gereken hak ihlalleri, hak gaspları ile çalıp çırpmalar ise asla unutulmamalı ve takipçisi olunmalıdır.
Örneğin, Kentsel Dönüşüm adı altında amacından saptırılarak yürütülen Kepez/Santral mahallesinin hak sahiplerine verilen sözler tutulmazken, Sur İnşaat ve Türel Yönetiminin yürüttüğü pazarlıklarla artırılan daire adetlerinin gerekçeleri ve öyküleri hepimizi ilgilendirmektedir.
Boğaçayı Projesindeki akla ziyan uygulamaların, danışmanlık ödemelerinin, imara açılan kamusal alanların ve işgal edilen özel mülklerin,

Konyaaltı sahil projesinde yer alan kamu düzenine aykırı işgallerin, yasa dışı uygulamaların, usulsüzlüklerin ve kamusal bütçeye yüklenen zararların,

Akdeniz Kent Parkının ticarileştirilmesini, ödüllü mini city düzenlemesinin akıbetinin ve bu alanda dikilmek istenen AVM nin,

Balbey Mahallesinde kentsel yenileme adı altında hak sahiplerine yönelik dayatmaların, amacına aykırı, gizli kapaklı senaryoların ve daha pek çok proje ve yatırımın neden olduğu kamusal tahribat ve zararların biriktirdiği öfke ve tepki elbette kendini gösterecek bir ortam bulacaktı…

Lara sahillerinde Kruvazier Limanı ile Lara Kent Parkında, AVM ve oteller,
Konyaaltı sahillerinde Büyük Limanın bitişiğinde sahil boyunca yat limanı gibi “hizmetlerin” gerçekleşmemesine kimlerin ve kaç kişinin üzüleceğini merak etmemek mümkün değildir.

Zira, deniz, plaj, kumsal ve ormanın olduğu gibi kalması ve korunması yalnız Antalya’lılar için değil, bütün bir insanlığa yapılacak en iyi hizmet olacağından hiç kimsenin kuşkusu bulunmamalıdır.

O nedenle böylesi doğal ortamları heba etmekte ısrarcı olmanın da seçim kaybetmek gibi bir bedelinin olması son derece doğaldır.

Seçim rüşveti olarak uygulamaya konulan ücretsiz otobüs seferlerinin, seçim kaybedilince iptal edilmesi, tramvay seferlerinin bakım nedeniyle durdurulması konuları da aslında “Antalya aşkı” nın iç yüzünü ortaya koymaktadır.

Doğrusu bu tür gelişmeler, saf yerine konulmamıza mı üzülmek lazım, yoksa bu tür küçük hesapların kurbanı olmaktan kurtulduğumuza sevinmek mi lazım ? sorularını da akla getirmemesi mümkün değildir.

Kuraldır, her iktidar kendisi için yönetir. Anlıyoruz ki böylesi hizmet aşkının ve iş bitiriciliğin toplumcu bir yanı yoktur. Ama bu kuraldan yola çıkarak, kendi kendimizin sesi olmak ve gerçekten toplumsal olandan yana politikalar geliştirmek üzere kent yönetimine müdahil olamadığımız sürece hepimiz saf yerine konulmaktan kurtulamayacağız.

Ulaşım hakkı gibi kamusal alanlardan ve kamusal imkanlardan serbestçe ve bedelsiz yararlanma haklarını kendi mücadelemiz ve örgütlülüğümüz ile kazanamadığımız sürece böylesi siyasi dalaverelere tanıklık edeceğiz demektir. Tıpkı geçtiğimiz yıllarda kısa bir süre sahillerde şezlong ve şemsiyeden ücretsiz yararlanma sağlandıktan sonra, sahillerin paralı hale getirilmesi gibi…

Bu doymak bilmeyen kar hırsına dayalı yatırımların ve ayak oyunlarının “hizmet” olarak sunulması, kabul edelim ki en başta o yerleşimde yaşayanlara karşı yapılmış, son derece ciddiye alınması gereken hakaretlerdir. İşçisini, memurunu sürgün yollarında kıyan, sanatçısını sopayla yerinden kovan, cinsiyetçi, istismarcı, ayrımcı ve dışlayıcı bu siyaset ve yönetim anlayışı unutulamayacak kadar çok acılar çektirmiş ve derin izler bırakmıştır.

Sermaye dünyasının egemenlik alanlarına ve devlet otoritesine yaslanarak sürdürülen bütün bu ”hak gasplarını”, “fütursuzlukları” ve “şımarıklıkları” sona erdirmek mümkündür.

Zira bundan sonrası umudu yeşerten, çoğaltan ve gerçekten kenti, kentte yaşayanlarla birlikte yönetmenin yol ve yöntemlerini hayata geçiren adımlarının atılmasına kalmıştır.

Çünkü yaşam alanlarımız, hepimizin ortak geleceğine ayrılan mekanlar olup bu mekanlarda söz söyleme hakkımız, üzerinde tartışma götüremeyecek kadar meşrudur; anayasal bir haktır, evrensel güvenceler altındadır.

Kuşkusuz ki yönetim mekanizmalarında birinci derecede sorumluluk bu vaatlerle seçimi kazanan siyasi iradeye aittir.

Ama bunun yeterli olmayacağı da son derece açıktır.

O nedenle bütün il ve ilçelerde, her yerleşimde yaşayan tüm duyarlı yurttaşlar, bağlı oldukları belediyeler yanında büyükşehir belediyesi yetki alanlarında da sorumluluk üstlenmeli ve kendilerine vazife çıkarmalıdırlar. Adeta bir seferberlik gibi kamusal değerlerimize sahip çıkarak, olan olmuş demeden, bilgi edinme hakkını kullanarak, sorgulayarak ve toplumsal olandan yana çözümler üreterek geleceğine sahip çıkmalıdır…

Geçmişimiz ders çıkarmamızı gerektiren ihmallerimiz, vurdumduymazlıklarımız ve düşürüldüğümüz tuzakların örnekleriyle doludur. Aynı hatalara tekrar düşmemek için; farklılıklarımızın siyaset malzemesi yapılmasına izin vermeden, haklarımız, hukukumuz doğrultusunda, insani koşullarda yaşayabilmek adına kent yönetimine müdahil olmaktan kaçınmamalıyız.

Bunun için her türlü bilgiye ulaşabileceğimiz, açık, izlenebilir, denetlenebilir ve katılım koşullarının sağlanabildiği kent yönetimin oluşturulmasının ısrarla takipçisi olmalıyız.

Kurtarıcı, usta, hizmet erbabı, iş bitirici gibi yakıştırmalara aldırış etmeden, al gülüm ver gülüm pazarlıklarına imkan tanımadan, toplumsal olandan yana, kamusal alanları, ekolojik yapıyı, tarihsel ve kültürel varlıklarımızı koruyarak, piyasacılığın değil, sosyal belediyeciliğin planlamalarıyla kentimize ve yaşam alanlarımıza sahip çıkmalıyız.

Kenti birlikte yönetmek için ortaya konulacak samimiyet, şeffaflık, katılım ve denetim kanallarının açık tutulması, yerleşimlerin önünü açmakla kalmayacak, yerellerden merkezi yönetime uzanan çağdaş, çoğulcu, özgürlükçü, eşitlikçi, demokratik bir hayatın de temellerini atmış olacaktır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here