efendim, canım

nesini söyleyim?

sözün sırrı dökülmüş,

yırtılmış can

hangi harfi dikeyim?

 

a desem acı,

b desem elif

biri ömre uyak

biri aşka redif

hangi birini seçeyim?

 

Bütün öykü bir dere yatağında başladı.

Yaşıtlarımdan geç büyüdüm ben.

Bu yüzden yaşıtlarım tarafından sürekli itilip kakıldım. Yaşıtlarım ergenlik çağına girdiklerinde, kızlarla bakışmaya gülüşmeye başladıklarında, ben daha sanki çocukluk evresindeydim.

Bütün öykü bir dere yatağında başladı.

1976’nın güzüydü. Elazığ’ın en yoksul kenar mahallelerinden birinin hemen dışında bir dere yatağında bir grup toplanmış harıl harıl tartışıyordu. Marak ettim ben de gittim yanlarına. Boyuma bosuma bakıp – lisede okuduğuma ihtimal vermemiş olacaklar ki –  burada liselilerin toplantısı var, deyip kovdular beni.

Ben de lisedeyim, dedim hemen.

Gel o zaman dediler.

Gittim.

Bütün öykü işte bu dere yatağında başladı

Liseliler, o günlerde ‘Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi’ dersinde yer alan , ‘Bir doktorun şerefiyle işçinin şerefi aynı değildir.’ cümlesine nasıl tepki göstereceklerini tartışıyorlardı. Ben de şaşkın şaşkın olanları izliyor, anlamaya çalışıyordum. Birden yerimden kalktım, aklıma nereden geldiyse, nereden öğrendimse:’ Yarın okulun önünde bu kitabı yakalım.’ dedim.

 

Tartışma uzun sürdü.

Ertesi gün okulun önüde, işçilerin bizi hiçbir biçimde görmediği / göremeyeceği bir yerde, ‘Yaşasın işçilerin birliği!’ sologanlarıyla bu kitabı yaktık, işçilerin şerefli olduklarını dünya aleme ilan ettik.

Bütün öykü işte bu dere yatağında başladı.

Acarlığımı fark etmiş olacak ki, gruptan Ateş Abi  geldi yanıma. Sen kitap okuyor musun, diye sordu, şaşkın şaşkın baktım gözlerine. Hiçbir şey demedim. Ateş Abi  anladı, bana roman getirdi, öykü getirdi, şiir getirdi, felsefe kitapları… getirdi.

Bütün öykü işte bu dere yatağında başladı.

Sonra işte oradakilerle, dünyanın en iyi ve en güzel çocuklarıyla, mahallemizde ‘Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Devrimci Yol’  Dergisi sattım, Dev – Genç imzalı bildiriler dağıttım, duvarlara yazı yazdım, faşistlerle kavga ettim, seminerlere gittim.

Kapitalizm’i, Emperyalizm’i, Sömürgecilik’i, Yeni Sömürgecilik’i, Milli Mesele’yi…bu seminerlerde öğrendim.

Diyalektik düşünmeyi bu seminerlerde kavradım.

Bütün öykü işte bu dere yatağında başladı.

Günde en az üç kişinin öldürüldüğü o günlerde, üniversiteye girme gibi bir düşümüz olmadığı gibi,  her gün faşistlerin saldırdığı, önünde ya da içinde bombaların,  silahların patladığı;  taşların, sopaların havada uçuştuğu okuldan aldığımız  ya da alamadığımız eğitim de üniversiteye girmek için  yeterli değildi.

Dersane mersane masaldı zaten.

Bütün öykü işte bu dere yatağında başladı.

Ben Ateş Abi’nin getirdiği kitaplarla, mahallede seminerlerden öğrendiklerim ve kavradığım diyalektik düşünme yetisiyle 1980’de üniversiteye girdim.

12 Eylül darbesi oldu ve dere yatağının öyküsü – burada –  bitti.

Herkes dağıldı.

Arkadaşlarım göz altına alındı, ağır işkencelerden geçirildi, bir kısmı tutuklandı, bir kısmı ülkeyi terk etti, bir kısmı öldürüldü.

Ben de göz altına alındım.

İşkence gördüm.

Arkadaşlarıma göre – daha – ucuz atlattım o günleri.

Üniversite için, Diyarbakır’a gittim ve gözden kayboldum. Tatillerde dahi eve dönmüyordum. Eve döndüğümde,  kokumu almışlar gibi polisler evin çevresinde dolanıp duruyordu.

 

Derken, yıllar aktı ve üniversite bitti.

Eve döndüm.

 

İşsizlik başladı.

 

1984’ün Temmuz’undan 1985’in Nisan’ına kadar eve kapandım, kitap okudum. Okumadığım şair – yazar… nerdeyse kalmadı. Nazım’la, Ahmet Arif’le, Oktay Rıfat’la, Turgut Uyar’la, Ülkü Tamer’le, Tahsin Saraç’la… ;  Oktay Akbal’la, Tarık Dursun K’yla, Burhan Günel’le, Aysel Özakın’la, Nursel Duruel’le… günler geceler geçirdim. Şiir yazdım, ilk öykülerimi bu dönemde karaladım. Keban Barajı nedeniyle yerinden yurdundan edilmiş insanların kentlerde ya da yerleştikleri yeni yerlerde neler yaşadıklarını incelemek için sosyolojik araştırmalar yapmaya / denemeler yazmaya bile kalkıştım.

 

Polis bu, rahat durur mu,  evin çevresinde yine dolanıyor, sokağa çıktığım gibi yine peşime düşüyordu. Ne yapayım ne edeyim derken, mahallemizin bekçisi birgün elime bir yazı tutuşturdu ve ‘Hadi, askere gidiyorsun.’dedi. Derin bir oh çektim ve böylece  polisin teröründen kaçıp militarizme sığındım. 1985’in baharının en güzel günlerinde Tuzla’da papatyaları eze eze yaptığımız talimlerden sonra, aynı yılın yazında sakıncalı yedeksubay olarak o zamanlar Kars’a; şimdi Ardahan’a bağlı olan,  dünyanın – siz bu ülkenin diye okuyabilirsiniz- en soğuk ve en yoksul ilçesi Göle’ye gittim. ( Bunları daha önce bir başka  yazımda da anlattım. Tekrara düştüm, biliyorum, bağışlayın artık! )

 

Günlerden bir gün,  bana  ilçenin dışında bir yerde kurulu olan Karıncadüzü Cephaneliği’ni koruma görevini verdiler. Orada üç ay kaldım. Emrimde otuz asker vardı. Askerler nöbet tutuyor, ben onlara ‘komuta’ ediyordum. Yemeklerimiz çok uzak olmayan ilçedeki kışladan geliyordu.

 

Göle’ye o zamanlar gazeteler bir gün sonra geliyor, her gün çarşıya bir asker yolluyor,  Cumhuriyet aldırıyordum. Bir de her ay yalnızca iki tane gelen Adam Sanat’ı günü geldiğinde aldırıyordum. Diğeri ne oluyordu, bilmiyordum.

 

Ömrümde en çok kitap okuduğum günlerdir burada geçirdiğim günler. Savaş karşıtı en ‘baba’ kitapları –  Babasız Evler’i, Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok’u, Ademoğlu Nerdeydin’i… – burada okudum.

 

Bir de Hasan Hüseyin’i…

Acılara Tutunmak’ı…

Filizkıran Fırtınası’nı…

Okudum.

 

Bir de kederle Ahmet Kaya’yı dinledim günler geceler boyu…

 

Bir de  onu düşündüm hep.

Saçlarını, gözlerini, uzun ince parmaklarını…

Beni terk edişini…

 

Nesimi odama girdi.

Komutanım yemek geldi, getireyim mi diye sordu.

 

Nesimi yemekte ne var,  diye sordum.

 

İşkence çorbası ve nohut var komutanım, dedi.

 

Kalakaldım, ne çorbası ne çorbası, dedim.

Hele getir bir bakayım, dedim.

 

Getirdi.

Gelen işkembe çorbasıydı.

 

Nesimi sen nerelisin,  diye sordum.

 

Malazgirtliyim komutanım, dedi.

 

Sen işkence ne biliyor musun, dedim.

 

Bizim köylülerin hepsine yaptılar komutanım, dedi.

 

Sana da yaptılar mı,  dedim.

Bana da yaptılar komutanım, dedi.

 

bir makam,

sesi kalbimde

gayrı düzen tutmaz

boz bulanık haliç’te,

yakar içimi,

dışımı yakar

kime şikayet edeyim?

 

efendim, canım

nesini söyleyim

aşkın sonu kül değilse

söyle:

hangi ateşte söneyim?

 

Şiir: nesini – Salih Mercanoğlu

 

Nisan – 2018

Antalya

 

 

5 YORUMLAR

  1. Nusret bey bir kuşağın hikayesini sizin yazınızla yeniden yaşamak, öğrenmek heyecan verici. Şimdiki aynı yaşlardaki kuşağın bugün nasıl yaşadığı düşünüldüğünde hiç bir teknolojinin bizi o günkü gençler kadar ileri götüremeyeceği anlaşılmaktadır. Yazınız için teşekkür ediyorum.

  2. Yeşil dumlupınara sürgün oluşun ve hastaneye yatışını, bir okul çıkışı evin camının kırıldığı ve salonun ortasında koca bir taşın durduğu aklımda. Babamla
    kitaplığın olduğu salonda konuştuğunuzu hatırlıyorum. En çokta sarımsaklı tarhana çorbasını severdin. Bizim nusret abimiz var deyip mahalledeki çocuklara kafa tutardım. Ha bu sayede pekte çok çoçuk döverdim. Nusret amcam kalemine yüreğine sağlık.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here