“İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmez isen
Ya bu nice okumaktır!?

Anadolu’nun dili ve gerçek yüzü Türkmen kocası Yunus Emre yedi yüz yıl öncesinden böyle sesleniyor bize. İlmi kendini bilmek olarak tanımlıyor. Kendini bilmeyen okumuşların okumuş olmalarının da bir önemi olmadığını vurguluyor.

Henüz ağacın dalındaki elmanın neden yere düştüğünün, yıldırımın ve depremin ne olduğunun, maddenin yapısının, metalin nasıl bir iletken olduğunun; yani günümüzde kullandığımız, alıştığımız, çok yalın bir bilgi olarak bildiğimiz pek çok bilimsel verinin bilinmediği bir zamanda, ilimden (bilimden) söz ediyor bir halk bilgesi. Üzerinde biraz düşünürsek bu çok önemli bir tanım bizim için.

AKP hükümeti sözcüsü Ömer Çelik’in, kendisini nasıl tanımlayacağımı henüz kestiremediğim Kadir Mısıroğlu (1) için ‘ilim adamı’ demesi bende bu konuda bir şeyler yazma gereksinimi yarattı. Oysa ‘din adamı’ deseydi şu aşamada buna gerek kalmayacaktı. Çünkü din, bilginin sınırlı olduğu ve yaşananları açıklayamadığı yerde başlar ve her ikisi de insan yaşamında farklı yerleri doldururlar. Biri diğerinin yerini tutamaz. Ayrıca din yalnızca teoriktir, bilim ise pratik. Yani bilim olguları, deneme /yanılma yoluyla açıklamaya çalışır. Sorgular. Din inananı bağlar; bilim ise -ona inanmasanız bile- yaşadığınız her an sizinledir, herkesi bağlar, kendisini size zorla kabul ettirir. Bugün sağlık sorunuyla ilgili olarak, düşünsel olarak bilime karşı olanlar bile tıpa başvuruyorsa, iletişim için son teknolojiyi kullanıyorsa, iki yüz kilometre hızla giden otomobilleri, uçakları kullanıyorsa bilimin bu kendini zorla kabul ettirme özelliğindendir.

Gelin bilimi (ilmi) biraz anlamaya ve açıklamaya çalışalım:

‘ İlim’ Arapça bir sözcüktür ve bunun ana dilimizdeki karşılığı ‘bilim’dir. Bilim ise “Yasalara uygun ve/ ya da deneysel yöntemlerle doğrulanmış belirli olgu, konu ya da olay kategorilerine ilişkin bilgileri bir araya getiren tutarlı bütün” olarak açıklanmaktadır.

Bu tanıma göre bilim, olayları ve olguları neden ve sonuç ilişkileriyle bilmemizi sağlayan, hayatı koruyan ve geliştiren, sanatı yaratan ve kollayan; insanlar arasında barışı ve eşitliği sağlama çabası içinde olan bir özelliktedir. Bu yönüyle otokratik değil demokratik bir modeldir. Otokratik toplumlarda bilim gelişemez. İşin doğasına uygun değildir. Toplumlar demokrasi ve özgürlük ortamında varlıklarını ve yaşamlarını sürdürebilir. Bilimi model olarak alan toplumlar değişime açık olan toplumlardır. Ayrıca bilimin nasıl kullanılacağına karar vermek için onu anlamak gerekir. Bu da bilim ve teknolojiyi insanlığın bir kısmının değil tamamının yararına kullanılmasında saklıdır. Uygarlık, uzaya yolculuklar yapmakta, yapay zekâ yaratmakta, yapay insanlar (gelişmiş robotlar) üretmekte değil; bilimsel gelişmelerin tamamının insanlığın tümüne eşit ve dengeli bir biçimde sunulmasındadır, insanlığın yararı için kullanılmasındadır. İnsanlığın bir yarısı yerlerde sürünürken diğer yarısının göklerde dolaşması uygarlık olarak sunulmamalıdır, sunulamamalıdır. Böylesine uygarlık denmemelidir.

Hayatımızı kolaylaştıran şu teknoloji denen şey bilimden doğar, bilimin çocuğudur. Bilimsel gelişmeler dinle değil, dinin kısıtlamalarına rağmen başarılabilmiştir. Toplumlar bilimi, teknolojiyi, sanatı hayatın her alanında bir yaşam felsefesi haline getirirlerse gelişirler. Yoksa insanların büyük bir kısmı, önlerine atılan yemi gagalarken altındaki yumurtaların farkında bile olunmadan çalındığı tavuk durumuna düşerler.

Ömer Çelik’in ‘ilim adamı’ dediği din adamlarına gelince: Böyleleri elinde meşale tuttuğunu ileri sürerek toplumu kendi karanlık kuyularına çekmeye çalışan köre benziyorlar. Bunların yüzünden toplum bir arada ve barış içinde yaşamayı başaramıyor. Halkın bilgisizliğinden yararlanıp bilim insanlarının yaptığını bunlar bozuyorlar.

Bu durumda Kadir Mısıroğlu ve onun gibiler ilim (bilim) adamı değiller, asla da olamazlar. Olsa olsa birer nankör, birer kendini bilmez; toplumun gelişmesini, özgürleşmesini, eşit yurttaş/eşit insan olarak bir arada yaşamasını engelleyen ve buradan beslenen birer halk ve hak düşmanı olabilirler.

(1)- Kadir Mısıroğlu, A)-Lozan Anlaşmasını “Lozan bir zafer mi, yoksa hezimet mi?” diyerek, ülkemizi işgâl eden Batılı emperyalist ülkelere karşı kazanılmış olan Kurtuluş Savaşı’nı yenilgi sayara k toplumun mürit, biat zihniyetiyle davranan kesimini Atatürk’e karşı kışkırtmaya çalışan
B)- “Keşke Yunan galip gelseydi!” diyerek ulusal kurtuluşun özüne darbe vurmak isteyen,
C)- “Keşke Yavuz Sultan Selim Anadolu’daki Aleviler’in hepsini yok etseydi” diyerek toplumun önemli bir kısmına kin kusan,
D)- Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hastanede kendisini ziyaret etmesinden aylar sonra resmi giysisiyle 9 Kasım 2018 günü görmeye gelen Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş için “Şeyhülislam” tanımlaması yaparak halen hilafeti savunan bir kişidir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here