“…

                                                    O zamanlar yaşadım ve özgürdüm yine de.

                                                    Bakıyordum göğe de, toprağa da, ırmağa da,

                                                    Dengesini korumak, dolaşmak çevremde

                                                    Ve kuşlarını ve balını mevsimler yaratmada

                                                    Siz ki yaşıyorsunuz, n’ittiniz bunca zenginliği?

                                                    Yerindiniz mi benim çırpındığım zamanlara?

                                                    Ortak hasatlar için toprağı ektiniz mi?

                                                    Zenginleştirdiniz mi oturduğum kenti acaba?

                                                   Yaşayanlar, ürkmeyin hiç benden, ben ölüyüm işte.

                                                     ….”

                                                                                                Robert Desnos

Yapıdan yoksun, inşa sorunlarıyla araları pek iyi olmayan, imgesiz, çağrışımsız şiir yazmayı bir tür beceri sayan, içeriksizleşmeyi amaçlayan, dille, biçimle uğraşmayan ve müteşairliği çoğaltan bu tür şiirlerin son dönemlerde dergilerde çok fazla olduğunu görmekteyiz…. Kaosun ardındaki gerçekliğinin kavranamaması. Teknolojinin birey üzerindeki belirleyiciliği, bireyin yaratma özgürlüğünü engellemesi, hatta bireyi oluşturmadan bireyci bir ferde dönüştürmesi, ekonomik, tüketen insan haline getirmesi, tasımsal (simülatif) değerler yaratması ve medya aracılığıyla bu değerleri gerçek değerler gibi göstermesi. Kaos olarak algılatılan dünya oysa tam da bu saydığımız, örgütlü güçlerin paylaştığı böyle bir dünyaydı. Bunlar algılanamadı. Zahiri olan, saçmalık olarak şiire olduğu gibi yansıdı. Derken ortak bir söyleyişin egemen olduğu, imgeden çok hayatla ilgisi olmayan, ideolojiden soyunduğunu varsayan (!) içeriksizbir şiire yani…” demişti Şiir Dil, Şiir Dili adlı kitabında Metin Cengiz.

Haklıydı. Epeydir güzel bir şiir yoktu ki hiçbir yerde. Hayat, nasıl plastikleştiyse – böyle bir söz söylemek canımı yakıyor  ama – Türkiye şiiri de bu kaosun bu değersizlikler yığının ortasında plastikleşti, okunmaz hale geldi son yıllarda. Öylesine yavan, öylesine söz yığını, öylesine duygusuz, öylesine derinliksiz… şeyler yayımlanıyor ki dilim bu metinlere şiir demeye varmıyor.

Erdal Alova’nın Sözcükler Dergisi’ndeki şu şiiri, bak işte hâlâ şiir yazılıyor sözünü, söyletti yeniden.

Birlikte okuyalım.

İşte şiir:

LORCA’NIN KURŞUNA DİZİLİŞİNİ TAZMİN

Dördümüzdük

Zeytinliğe giden kamyonda

Bir öğretmen

Harfler, sayılarla dolu aklı

İki boğa güreşçisi

Kanla dolu gözleri

Kumla dolu

Bitmemiş şiirlerle dolu yüreğim

Annemin gözleri

Zakkumlardan bir dereyle dolu

Unuttuğum zaman bütün duaları

Bir ateş böceği yağdı üstüme

Birden serin bir nar duydum göğsümde

Dökülürken gözlerimden acı zeytinler

Anladım ki öldürülmüşüm

Yalnız Lorca mı öldürülen?

Girişte şiirini alıntıladığım Fransız Şair Robert Desnos, Gestepo’nun kamplarında yıllarca yaşayıp kurtarıldıktan birkaç gün sonra ölmedi mi? 

Bu ülkeden Sabahattin Ali, Ümit Kaftancıoğlu, Metin Altıok, Behçet Aysan, Uğur Kaynar, Asım Bezirci…. öldürülmediler mi? Peki ya öldürülen gazeteciler? Çok eskiye gitmeyi bırakın, son otuz yılda  onlarca gazeteci katledilmedi mi? Recai Ünal, Metin Göktepe, Uğur Mumcu, Bülent Ülkü, Hüseyin Deniz, Kemal Kılıç, Musa Anter, Ahmet Taner Kışlalı…ilk ağızda aklıma gelenler.

Ya hayatın içinde kıstırıldığı için, Mayakovki, Slvia Plaht, bizden Beşir Fuat, Nilgün Marmara, Kaan İnce, Sosyal Ekinci… intihar etmediler mi?

Ya Nazım Hikmet gibi, Yılmaz Güney gibi, Ahmet Kaya gibi… çok sevdikleri ülkelerinden ayrılmak zorunda kalanlar?

Mi,mi mi…soru ekleriyle biten cümle kurmak o kadar kolay ki.

Sordum, sordum da “devlet dersinde öldürülmüş”lerin tümü geldi aklıma.”Şiirimiz gül kurutur abiler” diyen sevgili Ece Ayhan’ın “Meçhul Öğrenci Anıtı” şiiri geldi:

“…

Buraya bakın,burada,bu kara mermerin altında

Bir teneffüs daha yaşasaydı

Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür

Devlet dersinde öldürülmüştür

…”

“Devlet dersinde öldürülmüş,” sevgili Hrant Dink kardeşim geldi aklıma.

Canım kardeşim, kıyıdan köşeden, sağdan soldan, ortadan  tüm linççilere – ırkçılara inat, hayatı güzelleştirmek için, sevgi dolu, kardeşçe bir dünya için; katillere, barbarlara, vandallara, vasatlara inat… biz her renkten kardeşin buradayız.

”Bu memleket bizim”, demişti ya Nazım işte aynen öyle.

Bu memleket bizim, biz burada olacağız.

Yırtık pabuçların, kaldırıma dökülen kanın bizim.

Sen bizimsin.

Uğurlar olsun kardeşim, uğurlar olsun hemşehrim, uğurlar olsun canım ciğerim!

Sabahattin Ali ve Ümit Kaftancıoğlu ağabeylerime, Cahit Sıtkı’nın sevgili yeğeni Namık Tarancı düştaşıma… başta olmak üzere “devlet dersinde öldür(t)ülmüş tüm canlarıma selam söyle…

Selam söyle…

                                                                                   Şubat / Mart-2007

                                                                                       Antalya

Nusret Gürgöz, 1962 Elâzığ doğumlu. 1984’te Dicle Üniversitesi – Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü; 1997’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Bir süre öğretmenlik yaptı. Bu aralar avukatlık yapıyor. 2009 – 2016 arasında Çağdaş Hukukçular Derneği Antalya Şube başkanlığı yaptı. Düşbilgisi ( Çocuklar için şiirler – Kora yayın / 1998), Ağıdım Kuşlara Kalır ( Şiirler – Kora Yayın / 1999), En Hakiki Hayat Hikâyeleri ( Deneme / Anlatı,  Berfîn Yayınları -2004),  Okuntu ( Şiirler – Kora Yayın / 2006) adlı yapıtları var. Yazıyor.

 Yazıldığı yıllarda yayımlanmıştı bu yazı. Ölüm yıl dönümü nedeniyle ‘sireli yeğpayrs’, hemşehrim, yoldaşım Hrant için yeniden…

1 Yorum

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here